
Lale...Kar altında uzun süre nefessiz kalmış toprağın, yağmurun önce canhıraş, sonra pamuk gibi dokunuşları ile ilk nefes alışıyla, kurumuş ve kış boyunca uykuda olan soğanının ilk nefese patlattığı filizlerden açan tomurcuklar...
Soğuk ve uzun süren yalnızlığın ardından, kilit vurduğumuz, dona çekmiş, suskun kalmış ama çok susamış yüreklerimizdeki ilk yakamoz, ilk kıpırtı, ilk tomurcuk...
Dudaklarımızdan dünyaya yaydığımız ilk tebessümler...
İlk karşılaşma..Öne eğik başların güneşin iç ısıtan ışığına, gökyüzüne doğru ilk cesareti. Yarı ürkek, yarı cesur. İlk buluşmalar, heyecanlar, hevesler. Hayallere, resmedilen anlara tutunan eller, dokunan yürekler, dudakların ve seslerin değil, gözlerin, bakışların anlattığı hikayeler...
Pas tutmuş kilitlere sokulan sihirli anahtarların araladığı kapılardan ciğerlerimize akan ilk soluğumuz..
İlk kıvılcımlarla hare hare yanan yüreklerden dudaklara dökülen aşk fısıltılarıyla eyleme dönüşen düşünceler.
Dokunmalar, sarılmalar, öpüşmeler...
Mabette, kalın ve yüksek surların arkasında geçirilmiş, sonsuz zannedilen zamanın getirdiği ezel. Bir başlangıç hayata, ilk umut, ilk yangın, ilk sözler, ilk vaatler..
Unuttuğumuz insanlığımızı, boşverilmiş duygularımızı hatırlatan...
Kadının Sultana, erkeğin Şahların Şahına bezenmişliği...

Begonvil...Mutluluktan nemlenmiş toprakla, havayla, güneşle, suyla uyumlu nefesin ardından, görüntüde kabuk bağlamış gövdesinden filizlenen yemyeşil yaprakların yavaş yavaş güneşe verdiği yanıtta renklenen mor, pembe, beyaz çiçekler..
İlk heyecanların ardından gelen anlayış, aşkın, zamanla birlikte ezelden ebede sevgi ile yaptığı yolculuk sırasında daha çok kenetlenen ellerden yayılan huzur..
Sadece onunla olma...Sadece onunla...
Küçük tebessümlerin kulak çınlatan kahkahalara dönüşünden duyulan keyif..
Uzun zamandır sakladığımız, içimizde kilitli bir defterde koruyup gözettiğimiz yazgıya olan ilk paylaşımlarımız..
Her şeyin EN’iyle. EN güzel, EN huzurlu, EN dost, EN sevgili, EN güvenli, EN sonsuz...Hayatın omzumuza bindirdiği külfetleri unutturan varoluşlar...
Hani orda olduğu bilinen, varlığıyla mutluluk veren, aşk veren...
Paradan başka, işten başka, aileden başka, arkadaşlardan başka kazanımların da olduğunun farkındalığıyla rüzgarla yapılan valsler...
Hiçbir şeyden korku duymamak, sığınacak bir limanın varlığına duyulan itimat duygusu...
Sınırsızlık ve sonsuzluğun bedenimize ilmek ilmek dokuduklarıyla bütünleşen, Sen’den ve Ben’den emsalsiz olandan doğan Biz...
Sadece O’nun varlığıyla, onun sesiyle, onun gözlerinden akan hikayeyle edilen yeminler, dualar, kurulan hayaller...
İkramlık hayaller...Kendin için değil, O’nun için, Siz’in için kurduğun hayaller...Kurup kurup, tığ oyaları ile düşlediğin, yüreğinde pişirdiğin, sonrasında altından ellerinde, yakuttan sözlerinde sunduğun hayaller...
Paylaştıkça, verdikçe zenginleştiğin, zenginleştirdiğin hayaller...
Kış uykusundan pas tutmuş bedenin içindeki ruhun, özün ebediyetine olan ilk inançlar...
Yorgunluk nedir bilmeyen, her geçen gün daha ama daha çok düşleyen, daha güzeline, daha iyisine duyulan sonsuz itimadın getirdiği son nedir bilmeyen masal düşünceler...
Bir varmışla başlayan, bir yokmuşu zikretmeyen...
Sınırsız neşe, sınırsız coşku alana yanında promosyon verilen sınırsız dinginlik ve sınırsız aşk..
Aşık olmanın ilk farkındalığı...

Kasımpatı..Güneş yüzünü ekşitince tomurcuklanan ama çabuk parlayıp çabuk sönen, bir gün açan, üç gün sonra kaybolan geçici güzellikler.
İlk farkındalığın arkasından gelen ilk kaçış...
Bahşedilen güzelliklere ilk sırt çevirişler, ilk riyakarlıklar, güneşin bulutların arkasında ilk uzun süren saklanışları...
Öne sürülen ilk bedeller..
Aydınlanmış çehrelerin, titrek mum ışığında, tükenen alevlerden büründüğü ilk karanlıklar...
Pınarını gözlerde bulan dereler...yaşlı gözlerden okunan elim sonlarını belli eden hikayeler..
Karanlık yüzün ayın arkasına ilk saklanışları...Hani hiç göremediğimiz, bize asla yüzünü göstermediği...
Lütfenlerin, ricaların, iltifatların içlerinde daha fazla tutamadıkları dünyaya açılmaya, başka baharlara duydukları ilk özlem...
Kara kaplı defterlere yazılan ilk borçlar...Görülen ilk aldım-verdim ben seni yendim davaları...
Kendiliğindenliğin, sadeliğin, farkındalığın ilk terkedişleri...
İhtiyaç duyulanların yokluklarının iç buruşlarından doğan hüzün...
Aşkla kurulan, sevgiyle kurulan köprülerin çamurlu suların aşındırmasıyla yıpranışlarından doğan ve sesleri hiç kesilmeyen tehlike çanlarının canhıraş çığlıklarının yüreklerde ördüğü mat renkli merserizeler..
Gri, siyah, beyaz karışımı bulutlar gökyüzünde..
Kem gözlerin nazarları üzerimizde!

Nergisler...Demet demet...Buram buram kokan...Birkaç sap olsun iç ferahlatmaya yeter denen, bağından koptuktan sonra süresi kısa olan, çabuk solan...
Kurtarılamayan aşklar..
Savaştan yorgun düşmüş bedenler..
Birbirine kenetlenmiş, tebessümü unutmuş dudaklar...
Bir dilencinin hiç de samimi olmayan sözde duaları, sözde dilekleri, sözde niyetlerine kalmış umutlara verilen 50 kuruşlar, 1 liralar...
Otomatikleşmiş, kanıksanmış, tekdüzelikte harcanmış hayaller..
Biten ihtiyaçlar, unutulanlar..
Duvarlara fısıldanan yalvarışlar..
Lale...Begonvil...Kasımpatı...Nergis...tir bir aşkın hikayesi..Lale ile nefes alır, Nergis’le durgunlaşır yürekler.
O zaman,
Hep laleler patlasın soğanlardan, iç ısıtan güneş ışığında begonviller çiçek açsın aşkla birlikte...
Bu kadar çabuk sönmesin kasımpatları.
Ve Nergis...
Aşık ellerden düşsün kadınların yüreğine...
Sıradan bir çocuk masalı olmasın aşklar,
Bir Varmış’la başlasın ama bir yokmuşla yokolmasın,
Elemtere fiş, kem gözlere şiş olsun,
Kulaklar daima aşkın habercisi serçelerin ötüşünü duysun...
PS. Umarım herkes baharda soğanlarından patlayan lalelerle birlikte dört mevsimlik değil bir ömürlük aşkını bulsun...

çok beğendim bunu:)
YanıtlaSil