
Bir Pazar sabahı çok erken uyandı. Saat daha 06:42’ydi. “Pazar sabahı”, dedi. “Henüz uyanmak için erken. Pazar sabahı bu saatte kalkılmaz yataktan! Biraz daha uyuyabilirim”.
Hepimizin yaptığı bu işte. Oysa aşırı uçlarda yaşamaya gerek yok hayatlarımızı, hakkını vermek için. Hayatı geldiği gibi kabul etmek yetiyor aslında. İlle şunu da yapmalıyım, bunu da yapmalıyım, şunu yaparsam saygı görürüm, bunu yaparsam böyle anlaşılırım vs. gibi kaygılar mahvediyor aslında hayatımızı.
Hal böyle olunca, hayat hayatlıktan çıkıyor, bir ilüzyonda kullanılan figüranlardan biri oluyoruz gitgide. Sadece görünmek yetiyor sahnede.
Geldiği gibi, bize getirdikleriyle kucaklayamıyoruz hayatımızı. Hep bir şeye odaklanmak zorunda hissediyoruz kendimizi, herkes böyle yaşıyor çünkü! Kendi doğrularımızı bulmak değil, başkalarının doğrularına göre belirliyoruz bakış açılarımızı. Sorgulamaktan korkuyoruz kendi kararlarımızı. “Babam da böyle yapar”, deyip geçiyoruz. Babamıza sormuyoruz ama, “Vardır bir bildiği”, diyoruz. Başkalarının bildiklerine hapsolmuşuz. Kendi hayatımızı değil, başkalarının hayatlarını yaşıyoruz. Baba da kendi babasından görmüş oluyor, onun babası da yine kendi babasından. Böylece kazınıyor bu kodlar benliğimize, nedenini, niçinini hiç bilmediğimiz ve öylesine kabul ettiğimiz.
Pazar sabahı geç uyanıyor herkes. Neden? Bir BRUNCH kavramı var çünkü. Ne zaman yapılıyor bu BRUNCH? Breakfast yani kahvaltı ve Lunch yani öğle yemeğinin karışımı olduğuna göre, aralarda bir yerde. Ne çok erken, ne çok geç. O zaman ne yapmalı? Pazar sabahları geç uyanmalı.
Neden bedenlerimizi dinlemiyoruz? Neden gözlerimiz bize “Yeter, artık uyan!” dediğinde karşı gelip, sımsıkı yumuyoruz onları? Oysa rüyanın sonu gelince, zamanı gelince göz kendiliğinden açılıveriyor. Bize takip etmek düşüyor aslında ama, yapamıyoruz. Niye? “Kesin sabah bu saatte uyansam, kalksam şöyle güzel bir yürüyüş yapsam, yolda beni gören olsa, deli der” korkusu yüzünden.
Bir nevi etiketlenme korkusu yani. Oysa bedenimi dinlediğim için ben mi deliyim, yoksa uykuya devam etmek için bünyesini zorlayan diğerleri mi?
Kendimizle bile tartışmayı unuttuk. Ya da unutturulduk! Böylesi hem bizim işimize geliyor, hem de birilerinin.
Niyeyse aynı saatte yatağa gidip uyumak zorunda bırakıyoruz kendimizi eşimizle. Beden dışı farklılıklar silsilesi, evliliklerimizde yatakodasına kadar giriyor yani! Ananeler! Birinin uykusu geldiyse, ötekinin de gelmiş olmalı genellemeleri. Evlilik duygulardan, sevgiden ya da aşktan ziyade uyku saatleriyle yatakodalarında göstermeliymiş gibi kendini. Sevişen biz değil, uyku saatlerimiz oluyor haliyle!
Oysa ne güzeldir siz uyurken, elindeki işi bitirmek için ya da okuduğu bir romanın akışına kaptırıp kendini geç yatan eşinizin, gece en ihtiyacınız olduğu anlardan birinde, yatağa sessizce sokulup size sarılması ve tekrar bir bütün olmanız.
Aynı saatte yatıp da birbirine sırtını dönerek uyuyan öyle çok çift var ki!
Hele zoraki sarılmalar! Mecburiyetten, mecbur bırakılmışlıktan gelen.
Hani birine “Seni seviyorum”, dediğinizde, onun şartlı bir refleks şeklinde gelen “Ben de!” cevabının sizde uyandırdığı sahte sevinçler.
Gelenekler...Bedenimizin her bir hücresine ilmek ilmek dokunmuş değer yargıları...
Hemen hemen her evde, akşam yemeği esnasında açık olan TV kanallarından görmek zorunda bırakıldığımız felaket haberleri. Kim kimi öldürmüş, kaç kişi cinnet geçirmiş, kaç kişi intihar etmiş? Yemeğimiz boğazımıza diziliyor, ne akşam yemeğinin keyfi kalıyor, ne de yediklerimiz için şükretmek hissi.
Zaten şükretmek anlayışımız da bir farklı bizim. Güzele odaklanmaktansa, kötüye odaklanınca buluyoruz şükredecek bir şeyler. Ne zaman bir engelli vatandaş görsek, sağlığımız ve beden bütünlüğümüz için şükrediyoruz. Oysa o beden dün de sağlıklıydı! Akıl hastanesinde yatan insanları gördüğümüzde akıl sağlığımız için şükrediyoruz. Oysa dün de yerindeydi akıl sağlığımız! Çok kilolu birini gördüğümüzde, ya da çok zayıf birini, sağlıklı kilomuz ve bedenimiz için şükrediyoruz. Oysa o beden dün de sağlıklıydı!!!!
Siyahi bir insan görünce popomuzu kaşıyoruz!
Birisi iltifat edince, “Maşallah de!” diyoruz!
Kendimiz için güzel bir şey söylediğimizde dilimizi ısırıyoruz!
Niye?
Beni yaratan aynı Tanrı yaratmadı mı onu da? Birisi güzel bir şey söylediğinde, arkasında ille kötü bir düşünce mi olur? İnsanlar birbirine güzel düşüncelerle de gıpta edemez mi?
Hele kendimi en çok bilen ben olmalıyken, kendime ettiğim bir iltifatla dilimi ısırmak! Ya da tahtaya vurmak! Hatta en çok da kendi kafama, kafa tahta ya!
Böyle böyle unutuyoruz işte, unutturuluyoruz; kendimize güzel bir şeyler söylemeyi, başkalarının bize söylediklerini olduğu gibi güzel algılamayı, bizi bir Yaradan’ın varettiğini.
Saçlarımızı kestiriyoruz. Herkese soruyoruz. “Güzel olmuş mu?”, “Beğendiniz mi?”.
Olumlu ya da olumsuz birtakım cevaplar alıyoruz. Oysa en doğru cevap içimizde gizli, aynaya baktığımızda gözlerimizden okuyabileceğimiz şekilde.
Birey olmaktan bu kadar çıkıyoruz yani! Başkalarının keyfi, başkalarının düşüncesi, başkalarının yargıları, başkalarının osu, busu, şusu....Böyle gider bu liste de sonu gelmez.
Bir de bakmışız ki hayat geçmiş..Gitmiş..Bitmiş..
Reenkarnasyon var ya! Bir dahaki hayata artık! Aynı “Bu borcumu bitirirsem bir daha borç yapmak mı, asla” gibi sadece sözde verilen sözler..
Kimlik bunalımlarına gerek yok, ille bir gruba ait olmaya da. Rock’çı ya da Pop’çu diye isterse yüzbin kişi etiketlesin bizi, içimizdekini biz biliyoruz, bir başkası değil.
O zaman kaptanıysak bu geminin, dümeni kıvırma zamanı gelmedi mi?
Tam yol İÇİMİZE...
Belki bu kez uyanırız...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder