
Acaba hayatta önümüze çıkan kaç fırsatı kendi ellerimizle tepiyor, korkularımız yüzünden kendimizi boşluğa bırakmaktan korkuyoruz, akışa? Sürekli bir fırsatlara direnme tutkusu içimizde. Aynı hayata ve bize getirdiklerine direnmemiz gibi.
Sizde de bu his çok sık vuku buluyor mu? Fırsatları kaçırmak, hayatın ellerimizin içinden kayıp, gidivermesine izin vermek gibi.
Benim çok sık hissettiğim şeylerden biridir bu. Bir şey yapmayı istemek ama nedense o istediğin şeye birtürlü başlayamamak.
Acaba belki de başlamak mı zor? Hep başlangıçlar mı bize zor gelen? Bir kere başlasak gerisi gelecek mi dersiniz?
Benim akademik çalışmalar için yazdığım ödevlerde böyle oluyor misal. Bir başlamayı beceremiyorum, başladıktan sonra su gibi akıyor.
Niye korkuyoruz? Niye kendimizi hayatın ellerine güvenle ve tamamen bir teslimiyet duygusu içinde bırakamıyoruz? Başımıza geleceklerden niye bu kadar tırsıyoruz, bilmiyorum.
Birinci çoğul şahıs kullanıyorum, çünkü ben de o tırsaklardan biriyim çoğu zaman.
Kurtulmaya çalışıyorum; korkularımı yenmeye, hayatı sevmeye ve sevdiğim bir şeye kendimi teslim etmeye, ben olarak, ardımdan benden başka, bana ait hiçbir duygunun, korkunun, yargının, düşüncenin vs. gelmesine izin vermeden. Başarabilecek miyim, bilmiyorum. Bunu hep birlikte göreceğiz sanırım.
Zamanı geldiğinde, dürüstçe çıkıp haykıracağım.
“BAŞARDIM!”
Ya da,
“LANET OLSUN YİNE BAŞARAMADIM!”
“Yine” kelimesi önemli bu noktada. “Yine” diyorsam eğer, hala geçmişteki başarısızlıklarımın tutsağıyım demektir.
Farkındalık da böyle bir şey işte! :) Bu duygu geliştikçe insan gönül rahatlığıyla düşünemez oluyor.
En iyisi ben Nazlı’nın rüyasını yazayım, sizler okuyun ve ne yapmamız gerektiğine birlikte karar verelim, olmaz mı?
Nazlı ismi tabiki de atmasyon! :)
Çok yakın bir arkadaşım değil yani! Ama çok çok iyi tandığım biri ;)
Nazlı balkona çıkar. Aşağısı cıvıl cıvıldır. Hani kimsenin olmadığı, gündüzün yeni şekillendiği fakat yaz mevsiminin iç ferahlatıcı cıvıl cıvıllığı.
Güneş doğmuştur yine,aksatmamıştır görevini, evrenin düzeninde yapması ve olması gerektiği gibi, her sabahki yerinden dünyayı aydınlatmaya devam ediyordur. Sokaktan kafasının üzerinde taşıdığı seyyar tezgahta onlarca sabah tazesi simidiyle bir simitçi geçiyordur. Kapıcılar ellerinde hasır sepetleri ile gazete, ekmek ve süt siparişlerini temin etmek üzere yollarda "Canımsın" markete doğru yürümektedirler. Karşı apartmanın balkonundaki kadın muhtemelen dün akşamdan yıkadığı çamaşırları kocası işe gitmek için henüz kalkmamışken balkona gerdiği ipe asıyor, bir yandan da yalnızlığın keyfini çıkarıyordur iki kişilik hayatında.
Sabahın erken saatleri olmasından dolayı, henüz, şehir merkezine çok yakın olan evin sokağında trafik sakindir. Belki bir, belki iki araba geçmemiştir balkona çıktığından beri. Kahvesini balkon masasının üzerine koyduktan sonra, hafifçe gerinir, kollarını ve başını gökyüzünde yeni doğmuş güneşe açarak ve gökyüzüne uyanmaya çalışarak.
O esnada bir ses duyar.
“Atla!”
“Allah allah!” der Nazlı. Ürperir tabi biraz da! Sabah sabah gaipten bir ses duymak, üstelik yeni uyanmışken. Ve sabahın keyfini çıkarmaya çalışırken...
Oysa ne de keyiflidir sabahın bu erken saatleri, yaz mevsiminde, balkonda!
Her akıllı insan gibi, duymamazlığa gelir elbette. Kahvesini yudumlamaya devam eder, sigarasından tam bir fırt alacakken, bir daha duyar sesi.
“Hadi ama, atlasana!”
Gülmeye başlar avam olmayan ama şen bir kahkahayla.
“Gülme!”, der ses. “Sadece atla!”
Bu sesi tiye almaya karar verir Nazlı. Çok yorulmuşmuş son günlerde, projeler, koşuşturmaca, evin işleri falan derken tüketmişmiş enerjisini. Bu yorgunluğunun kendi kendine bir oyun oynadığını düşündüğünden rahat bir şekilde cevaplar:
“Deli misin sen? Nereye atlıyorum? Niye atlıyorum?” diye sorar sese.
Birden bir kuş konar balkonun demirine. Beyaz bir güvercindir bu, kuyruğuna doğru hafif benekleri vardır. Kahverengi benekler. Güvercin Nazlı’dan hiç korkmadan balkonun içine girer ve yürümeye başlar. Sonra birden pırpırpır kanat çarparak gökyüzüne doğru uçar. Uzaklaşırken Nazlı seyreder güzel güvercini.
İnsanlar pek sevmese de.. balkonları, camları ve çerçeveleri kirlettikleri için.. severmiş Nazlı güvercinleri.
Güvercin yükseldikçe yükselir, neredeyse gökyüzünde görünmez olur, hani uçakta uçarken manasız yere pencere kenarında yolculuk ederken, üzerinden geçtiğiniz şehirlerdeki yerleşim yerlerini küçük noktalar olarak görmek gibi, kuş küçücük bir noktaya dönüşene kadar izler. Daha da izlemeye devam ederdi belki ama tekrar ses yankılanır kulağında.
“Amma nazlandın! Fazla naz iyi değildir. Hadi, atla, hemen! Şimdi!”
Gittikçe öfkelenir ses. Son seslenme tonundan hoşlanmaz Nazlı.
“Manyak mısın, be” der, bir yandan da manasız bir şekilde sağına, soluna, arkasına dönüp bakar durmadan. Hatta birara eğilip, alt komşusu Özgür mü dalga geçiyor, diye balkonun demirine yaslanıp, eğilip, bakar. Ama, yok! Balkon kapısı sıkı sıkı kapalıdır ve perdeler de tamamen örtülüdür. “Kimbilir Özgür kaçıncı uykusundadır şimdi” diye düşünür Nazlı.
O esnada birden sanki bir uçak düşer gibi bir ses yankılanır kulaklarında. Korkarak gökyüzüne bakar. Gördüğü manzara karşısında hem şaşırır, hem korkar ama hiçbir yere kıpırdayamaz. Ağzı hayretle açılır ama bir şey demeye ya da çığlık atmaya kalmadan birden güvercini farkeder.
Kahverengi benekli, hani beyaz olan.
Güvercin – rüya bu ya - jet hızı ile Nazlı’ya doğru gelir. Kaçmak ister Nazlı ama sanki ellerinde, kollarında, ayaklarında, iskeletinde çakılı çiviler vardır. Hiçbir yere kıpırdayamaz.
O esnada ses geri gelir.
“Atla diyorum sana, atla! Anlamıyor musun?”
Nazlı’nın cevap vermesine fırsat kalmadan güvercin büyük bir hiddetle gelir, Nazlı’nın en çok sevdiği ipek çiçeklerinin olduğu toprak saksıya çarpar ve saksı 4. Kattan aşağıya düşer.
Ellerini kulaklarına götürüp sıkı sıkı kapatır Nazlı.
“Eyvah!”, der. “Şimdi yandık!”
Zemin katta oturan Dilber Teyze vesveseli hatundur. Şimdi şangırtıya uyanacak ve de ardından pencereyi açıp verip veriştirecektir kesin.
Ellerini korku ile kulaklarından çeker Nazlı. Buna sebep olan karşısındaki güvercindir. Güvercin saksıya çarptığı anda birden karşısında bir periye dönüşür.
1.70 boylarında, peri masallarındaki gibi güzel, beline kadar uzanan upuzun sarı saçları olan, yüzü yıldızlar gibi geceye ışık saçacak kadar güzel bir peri karşısında elinde değneği ile durur. Değneği bir yıldız şeklindedir, aynı masallardaki gibi. Sadece gülümser Nazlı’ya. O kadar güzel bir gülümsemedir ki bu, hani insanın içini ısıtacak cinsten, Nazlı dayanamayıp kulaklarını açar. Biraz merak, biraz da hayranlık duyarak.
Aşağıyı işaret eder güzel peri, gözleriyle. Nazlı ürkerek aşağıya bakar. Bilmemkaç tane parçaya ayrılmış ve toprakları etrafa saçılmış saksıyı görmeyi beklerken, bir de ne görsün!
Saksının düştüğü yerde devasa bir gül ağacı belirmişmiş.
Ve gül ağacının dallarında tomurcuklanan yüzlerce, belki de binlerce ipek çiçeği.
Gözümle görmesem inanmazdım denilecek cinsten!
Ama gözüyle görür Nazlı. Bu nedenledir ki inanmak zorundadır. Tabi ki, böyle bir duruma düşen her insanoğlu evladı gibi, o da ellerini gözlerine götürerek, gözlerini ovuşturmaya başlar. Kızarana dek ovuşturur gözlerini.
Ve artık gözleri acımaya başlayınca çeker ellerini gözlerinden. Periyi göremez. Deriiiin bir “ohhhh!” çeker. Bir an garip şeylerin vuku bulduğu başka bir dünyaya ışınlandığını düşünecekti, az kalmıştı. “Bu kadar fazla düşünce gücü ile ilgili kitap okumamalıyım, düşüncelerimi de kendime benzettim, onlar da kafayı yediler en sonunda” dedikten sonra kahvesine uzanmaya çalışırken birden sıçrar yerinde ve hafif bir hayret nidası dökülür dudaklarının arasından.
Saksı yerinde yoktur. Saksının yerinde yeller eserken, güvercinin üç yumurta üzerinde kuluçka yaptığını görür Nazlı.
Güvercin ne zaman yumurtlamış da kuluçkaya yatmış!!!!
Hemen eğilip, tekrar aşağıya bakar, bir de ne görsün!
Güzeller güzeli peri, aşağıdaki devasa gül-ipek çiçeği karışımı ağacın dallarından salıncak yapmış, bir yandan sabah serinliğinin saçları okşayan esintisinde elbisesinin rüzgarla savrulan etekleriyle sallanırken, bir yandan da Nazlı’ya gülüyor ve el sallıyormuş.
PS. Rüya uzadıkça uzamış, okuyanların uykusu gelmiş. Okuyanlar rüyayı bir nini sanmış, oysa bu rüyanın anlatmak istediği çok şey varmış. :)
Devamı haftaya Cumartesi.
Kahramanımız Nazlı ve hayatına yeni girmiş Peri’nin maceraları kaldığı yerden haftaya Cumartesi devam edecek.
Söz veriyorum, anlatırken “Previously on Nazlı’nın rüyası” diye giriş yapacağım.
Ne de olsa alışkınız dizilerden. :)
Herkese güzel bir haftasonu dilerim. Bol bol dinlenin, ve en çok keyif aldığınız şeylerden en az bir tanesini yapın bu haftasonu, kimse için değil, kendiniz için. ;)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder