
Bir önceki bölümde neler olmuştu, hadi hatırlayalım.
Nazlı nihayet karşısında bir peri olduğuna inanmıştı fakat Hiraiana o kadar kızmıştı ki – bir peri ne kadar kızabilirse yani - Nazlı’ya okkalı bir ders verdikten sonra üç hafta süresince, tekrar enerjisini toplayana kadar kendi gezegenine doğru gökyüzüne doğru yükselmişti, bir güvercin formunda. Bizim Nazlı’ya da üç hafta süresince “ellerim bomboş, yüreğimde bir sızı” şarkısını söylemek kalmıştı...Eee, ayağına gelen mucizeyi kendi ayaklarınla tepersen, olacağı budur ama değil mi?
Hadi bu hafta Hiraiana’nın geride bıraktığı Nazlı’nın hayatında neler olmuş, birlikte okuyalım.
Hiraiana gittikten sonra Nazlı o haftayı işyerinde çalışarak geçirdi. Zaman birtürlü geçmek bilmiyordu, Hiraiana aklından birtürlü çıkmıyordu.
Bir de garip bir heyecan vuku bulmuştu Nazlı’nın yüreğinde. Midesinde kelebekler pır pır pır diye uçuyor ve bunun sebep olduğu durumdan dolayı Nazlı yemeden içmeden kesiliyordu.
İnternette araştırma yapmaya başladı.. “Hiraiana”. Google’a yazdı peri kızının ismini. “Hiraiana”. Google’da çıkan sonuçlar pek içaçıcı değildi. Japon dilinin Hiragana alfabesinden başka ulaşabildiği bir sonuç çıkmamıştı.
Bütün bir hafta böyle geçti gitti. Her sabah kalktı, çiçeklerini suladı, kahvesini içti, duşunu aldı, giyindi, evden çıktı. İşyerine gitti. Çalıştı, eve döndü ve çalışyama devam etti. Ama sanki aklı başka bir yerlerdeydi.
Hiraiana’da.
Sürekli perinin güzel yüzünü düşünüyordu. Ve söylediklerini.
“Bir an beni hayatında istiyor, sonrasında istemiyorsun. İstediğin şeylerden sıkılıyorsun ya da korkuyorsun. Sence bir mucize senin hayatına ne kadar dayanabilir?” demişti peri.
Cumartesi sabahı erkenden uyandı Nazlı. Pijamalarını çıkardıktan sonra güzel bir duş yaptı ve suyun altındayken, sürekli dua etti. “Lütfen Tanrım, Hiraiana hakkında bir şeyler bulmama yardım et.”
Sonra köşedeki kahve dükkanına kadar yürümeye karar verdi. Bu haftasonu çok çalışması gerekiyordu. Kahvesini alıp evine döndükten sonra, her zamanki pet şişesine suyu doldurup balkondaki çiçeklerini sulamaya gitti. İpekçiçeklerinin saksısına sıra geldiğinde, içinde garip bir kıpırdanma hissetti. Gördüğü şey bir tesadüf müydü, yoksa gerçek mi bilemeden uzattı elini, ipekçiçeklerinin üzerinde pırıl pırıl parlamakta olan bir tek güvercin tüyünü alıp, güneşe doğru kaldırdı.
Sabah güneşinin sevgi dolu ışığına doğru kaldırdı tüyü! “Evet!” dedi. Bu Hiraina’ydı. Kendisi gelememişti ama güvercin formunda gelmişti ve bir parça tüyünü bırakmıştı.
Çok sevindi Nazlı ve hemen çiçekleri sulamayı bitirip eve girdi. Hiraiana’nın elle tutulur gerçekliğiyle, kahverengi benekli, beyaz tek tüy tanesiyle.
Kendini koltuğa bıraktı ve önündeki sehpaya da tüyü koydu. Uzun uzun baktı parıl parıl parlayan tüye. Peri kızı onu bırakmamıştı, kızmıştı, gitmişti belki ama hâlâ orada, onu düşünüyordu. Ve orada olduğunu, Nazlı’yı gözettiğini de bilmesini istiyordu.
“Hayatımda bir mucize var! Mucizeler gerçek! Benim mucizem Hiraiana!” derken...
Cep telefonunun melodisi doldurdu salonu. Çalan telefonun ekranına baktığında, cevap verip vermemekte tereddüt etti Nazlı. Numara hiç de tanıdık değildi, üstelik yurtdışından aranıyor gibi görünüyordu. Ama öyle de değildi. Garip bir numaraydı. Ekranda Japon alfabesindeki karakterlere benzer kendisine hiçbir mana ifade etmeyen formlar yanıp yanıp sürüyordu.
Telefon çalarken, uzun zaman önce izlediği ve çok da tırstığı film, Cevapsız Arama, geldi aklına. Tereddüt ediyordu açıp açmamakta.
Bir de şu virüs hadisesi vardı, telefonlara dadanan..
Korkuyordu yani.
Derken sustu telefon!
Nedendir bilmez, çok derinden gelen bir “Oh!” çekti Nazlı. Hani peşinizde bir katil olur, kovalar sizi kabuslarınızda, bıkkınlık gelir kaçmaktan ama birden peşinizi bırakır, bir rahatlama hissedersiniz. Onun gibi işte.
“Yanlış oldu, herhalde...” dedi. Gazeteler, kahve ve sigarayla sabah keyfi yapmak üzere kahvesini tazelemek için mutfağa doğru giderken bir mesaj uyarı sesi geldi telefonuna. Koridordan geri döndü. Telefona baktı. “1 gelen mesaj”.
Elinde kupasıyla mutfağa doğru yürürken açtı mesajı. Sırtını duvara dayayıp yavaş yavaş yerdeki karo taşların üzerine çöküp elindeki kahve kupasını yere istemsizce bırakmasından ve faltaşı gibi açılmış hayret okunan gözlerinden de anlaşıldığı üzere mesaj pek de sıradan değildi.
Tekrar tekrar okudu mesajı Nazlı.
“ Ben Mai. Tekrar aradığımda telefonu açacaksın. Yerinde olsam o pis tüy tanesini de daha fazla elimde tutmam, çöpe atarım! Sayanora!”
Mai...
Mai...
Mai..
PS. Mai...Kim ola ki?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder