Hani insan kocaman bir orkestraya sahiptir, tüm çalgıların eşsiz güzellikte sesleri vardır,hepsini tıngırdatmak ayrı yetenek gerektirir. Aslında o yetenek içerde bir yerdedir, içe bakmadığınız için göremezsiniz. Bir sevgili gelecektir, yönetecektir ve sizin orkestranız harikulade bir konser verecektir. Sevgili ancak ürettiğiniz müziğin kalitesine gelir! Önce çalgılarınızı öğrenip, orkestranızı yönetin ve güzel bir konser verin, sonra selama çıkarsınız, elbet alkışlayan birileri olacaktır. (R. Okandan)

17 Şubat 2010

KULAKTAN KALBE


Yaşam ne kadar zalim değil mi? Ne kadar da karanlık oluyor bazen! Yıldızlar ve ay görünmüyor perde çektiğimiz gözlerimize..

Bazen altından kum tanecikleriyle doldurduğu huzur veren bir sahil, bazense dev ağaçların toprağın derinliklerinde kök saldığı, kuytu, ürkütücü bir orman.

Yüklenilmiş anlamlar..Oysa ormandır kadim ağaçların dallarında binbir çeşit zenginliği ve masal perilerini barındıran. Ormandır masalların mekanı.

Ya Tanrı? Ne kadar acımasız olabiliyor! Evren’in olanakları sonsuz ama dışlamış bizi, garezi var besbelli, kavramıyor elleriyle birtürlü.

İsyan ediyoruz! NEDEN BEN! NEDEN?

Bazen..

Her seferinde son bir şans istiyoruz. SON BİR ŞANS!

Tam da durduğu yerde, zalim Hayat her gün ne gibi zorluklar, kötü düşünceler yüklüyor hayatımıza!

Ve bunu Hayat yapıyor, Tanrı yapıyor, Evren yapıyor!

Bize o SON ŞANS’ı tanımıyor asla!

Mı acaba?

Hadi şöyle bir hayatımıza bakalım, uzaktan, dokunmadan, rahatsız etmeden, tepki vermeden.

Madem seyirci koltuklarında oturuyoruz senelerdir, seyirciyiz kendi hayatımıza,
Üç boyutlu gözlüklerimizi takalım.

Bir Hayat’ı dinleyelim önce.. Olduğu gibi. Öylece..

Ama dinlemeyi bilerek, işiterek, duyarak, kavrayarak..

O kadar çok şeyi işitiyoruz ve duymuyoruz ki!

Yani duymuyoruzdur umarım!

Kulaklarımız sadece körelmiş birer duyu organı olarak görev yapıyorlar.

Nasıl beynimizin bir kapasitesi varsa, kulaklarımızın da bir duyma ve kavrama kapasitesi var bence..
Hani derler ya, zihninizdeki yabanotlarını temizlemediğiniz sürece döngüsel olarak aynı şeyleri yaşamaya devam edersiniz. Ama biz temizlemek ne güne dursun, üşengeçliğimizden, tembelliğimizden, hatta fazlaca barındırdığımız inançsızlığımızdan, güvensizliğimizden o yabanotlarına tutunmaya devam ederiz. Hayatımızda eksilmesinler isteriz, güvencemiz olsunlar geleceğimize..

Oysa onlardır bizi bu hale getiren..

Zihnimizin yabanotları...

Aynı kulaklarımızın içinde yankılanan pas tutmuş sesler gibi. Ve bu seslerden her gün yüzlercesi hücum ediyor kalemize. Buna hangi kulak dayanır?

Sabah başlıyor kulak pası artıran sesler silsilesi. Trafikte kornalar, edilen küfürler, radyolardaki sabah programlarında yapılan manasız gevezelikler.

Az müzik, çok konuşma...Ama boş konuşma!

Sır oluyor kulaklarımıza gürültüler. Dedikodular, arkadan konuşmalar, eleştiriler, yapmacık “canım cicimler” Daha da içeriye gidiyorlar, Dudaktan Kalbe değil, Kulaktan Kalbe akıyor ifadeler.

Ama biz insanoğlu bununla da yetinmiyoruz..Akşam eve gidiyoruz, önce anchor man’lerin bozuk Türkçesi ile yüklemeye devam ediyoruz enerjiyi.
Nasıl bir enerjiyse! İçimiz eziliyor! Ve Türkçe’nin bozukluğuna bile güler, bunu bir espri niyetine yutar hale geliyoruz. Alıştık ne de olsa İvedikvari ifadelere!

Can kulağıyla dinliyoruz.

Ramiz Dayı bugün ne mesajlar verecek? Samanyolu’nun Nejat’ı aşkını daha ne kadar gizleyecek? Ali Rıza Bey daha ne kadar bağıracak, telefonları fırlatacak, zavallı Ayşe ne kadar daha altına işeyecek? Behlül Bermuda Şeytan Üçgeni’nde ne gibi aşklar vaat edecek? Muzaffer Bey öfkesini hangi sözlerle sarfedecek?...

Böyle böyle işte..

Böyle böyle alışıyoruz seyretmeye, seyirci koltuğuna gömülmeye, iş kendimize gelince, elimizde mısır kovası, seyre dalıyoruz hayatımızı..

Zaten aşka inanmadığımız, sevgiye inanmadığımız hayatlarımızı, bütünlüğe inanmadığımız benliklerimizi dizi replikleriyle her gün biraz daha parçalıyoruz.

Sonra da...

“Nolur Tanrım! Nolur bir şans daha ver bana!”

Oysa hatırlar mısınız bilmem.. Benim çocukluğumda dansa davet diye bir oyun vardı. Kızlar hoşlandıkları ya da çocukluk aşklarını dansa davet ederlerdi. Hiç korkmadan öylece.. Tamamen kendi isteklerine bağlı olarak. İçlerinden kim geçiyorsa. Öylece..

Tanrı’yı hayatımıza davet edeceğimiz yerde, kendimizi Tanrı’ya davet etsek de, o şansı kendi kendimize tanısak, versek..

Daha iyi olmaz mıydı?

Şu kulaklarımızın pasını bir silsek..

İstedikten sonra gözler yetmez mi her şeyi anlatmaya..?

Konuşun kendinizle. Anlatın yürekten isteklerinizi. Geçin aynanın karşısına, bakın gözlerinizin ta derinliklerine! Söyleyin söylemek istediklerinizi. Size sizden başka kim gülebilir ki!

Gülmeyin, biraz ciddiye alın kendinizi Kİ, hayat da sizi ciddiye alsın. Biraz da sizin sesinizi duysun kulaklarınız! YÜREĞİNİZİN SESİNİ!

Boşverin Behlülleri, Bihterleri, Leylaları, Ferhundeleri..

ÖYLECE... OLDUĞUNUZ GİBİ...

Artık kamera arkasına geçip idareyi ele alma zamanı gelmedi mi?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder