
Koskoca dünyamızda, hepimize bir yer varken,
Miniminnacık roller oynamaya mecbur ediyoruz kendimizi.
Rollerimiz ya siyah, ya beyaz..
Renklerin özgürlüğünü yaşayamıyoruz doya doya..
Kırmızı, Mavi, Yeşil, Pembe mi? Onlar da ne?
Grilerimiz bile yok düşünsenize!
Bilgeliğin rengini barındırmıyoruz içimizde, barındırmaktan korkuyoruz..
Ya böyle, ya da böylelerle kuşatmışız hayatımızı..
Kadın rolü erkek rolünden farklı olurken,birimiz pembe, birimiz mavi giyerken,
Çalışan kadın kadın rolünden, çalışan erkek erkek rolünden sıyrılıp gidiyor..
Rollerimizi üstümüzden çıkarıp, benliğimizi giyersek üşüyoruz..
Önce hafif, ılık geliyor rüzgâr, tatlı tatlı okşuyor yüzümüzü, saçlarımızı, benliğimizle kalmış çırılçıplak bedenlerimizi.
Hoşumuza gidiyor serinlikte uykuya dalmak, öyle kavurmuşuz ki bedenlerimizi giyinmekle kalmamış, bir de yorganı tepemize kadar çekmişiz senelerdir..
Ama sonra ayazın soğuğu içimize işlemeye başlayınca, koşuyoruz hemen başlıyoruz kat kat giyinmeye..
Dayanamıyoruz, nefes alamıyoruz çıplakken, uzanan eller kapanıyor ağzımıza, burnumuza, nefesimizi tıkıyor.
BEN olmayı hiç yaşamamış, yaşatılmamış eller..
Ne çok BEN’lerden oluşuyoruz oysa bir BEN olmalıyken,
Sadece BİR bütünlüğünü korurken...
Annenin – Babanın çocuğu BEN.
Kardeş BEN.
Akraba BEN.
Arkadaş BEN.
İşyerindeki BEN.
Sevgilinin yanındaki BEN.
Danseden BEN.
Sarhoş olan BEN.
Kötü BEN, İyi BEN.
Bazen özleyen, bazen özlenen..
Bazen seven, bazen sevilen..
Özlendiğinde, özlemeyen,
Sevildiğinde, sevmeyen..
Bazen bir cesaret alıyor aklımızı başımızdan, yoksa aklımızı başımıza mı getiriyor?
BEN olmaya duyduğumuz istek artıyor..
Doya doya seviyoruz, doya doya özlüyoruz, doya doya kokluyoruz hayatı..
Mis kokulu hayatı, her türlü kirliliğine karşı..
Çünkü bir umuttur hayat,
İçinde BEN varsam eğer, BEN bensem, BEN safsam, BEN bütünsem..
Biz BEN! BEN! diye hayıflanırken boş yere,
BEN olamadığımızı bile bile,
Bir de BEN’e karşı savaş açıyoruz.
Don Kişot misali, yanlış yerlerde arıyoruz kendimizi, başkalarında, başkalarının söylediklerinde, başkalarının söyledikleriyle SEN oluyoruz iyiden iyiye.
Sevgililer yaratıyoruz kendimize, hayalimizle, Dulcinea’lar..
Nice sevgiliyi yok sayıyoruz Dulcinea gelecek diye.
Ne zırhımız zırh, ne atımız at, bütün SENleri düşman zannediyoruz.
Deniz dalgalı, tam da istediğimiz gibi, ama ilerleyemiyoruz, yutuyor bizi dalgalar.
Bir tenis topu gibi vuruluyoruz raket darbeleri ile, bir forehand, bir backhand derken,
İş avantajdan çıkmış, hakem maçı bitirmiş,
BEN artık BEN olmamışım, farkında değiliz...
Bu nedenledir işte,
Yol yakınken atmak gerek tepemize kadar çektiğimiz yorganı.
Şövalyenin özü kalbidir,
Kalbinden doğar çünkü..
Bir yerden başlamak lazım madem,
Kendimizden başlamak bu kadar zor geliyorsa eğer,
O zaman önce O’nun O olmasına izin verelim,
BENliğimize bir kapı aralayalım,
Ne dersiniz?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder