Hani insan kocaman bir orkestraya sahiptir, tüm çalgıların eşsiz güzellikte sesleri vardır,hepsini tıngırdatmak ayrı yetenek gerektirir. Aslında o yetenek içerde bir yerdedir, içe bakmadığınız için göremezsiniz. Bir sevgili gelecektir, yönetecektir ve sizin orkestranız harikulade bir konser verecektir. Sevgili ancak ürettiğiniz müziğin kalitesine gelir! Önce çalgılarınızı öğrenip, orkestranızı yönetin ve güzel bir konser verin, sonra selama çıkarsınız, elbet alkışlayan birileri olacaktır. (R. Okandan)

2 Şubat 2010

Kısa mı Uzun mu derken Çizginin Üzerinde Cambazlık..



Kendimizi kayıp hissediyoruz bazen, paradoksların arasında. Ne çok paradoks barındırıyoruz çevremizde ve zihnimizde. Paradoks’un anlamını ne kadar biliyoruz? Yoksa yaşadığımız tek taraflı anlamsız paradokslar mı?

Terkedilmek – Terketmek
Ayrılmak – Kavuşmak
Güzel – Çirkin
Kısacası pozitif ve negatif.

Osysa bunların hepsi de çift yönlü. Yani gidiş-dönüş. Sadece gidiş değil!

Bir gün içerisinde zihnimizden ne çok pozitif ve negatif şey geçiriyoruz!

Bir çeşit Yin ve Yang durumundayız halihazırda, sürekli. İki enerjinin arasındaki tadına doyum olmayan enerjiyi sürekli tüketiyoruz. Tüketim toplumunun etkisi büyük olsa gerek.

Önemli nokta bu iki enerjinin hangi tarafında durduğumuz. İn miyiz, cin miyiz? Yoksa Yin miyiz, yang miyiz? Yoksa tam ortasında, dengede mi duruyoruz? Çemberi iki ayrı parça olarak değil de, bir bütün olarak görebilmeyi başarabiliyor muyuz? Çevremizde olan her şeyi, kendimizi, ve dünyaya ve kendimize olan bakış açımızı bu paradokssal çemberle açıklamak mümkün mü?

Neden olmasın?

Yin ve Yang. Dişil ve Eril. Negatif ve Pozitif. Çirkin ve Güzel. Kötü ve İyi.

Tamam işte bu kadar! Açıkladık! O zaman bütün Yin’leri dünyadan yokettik mi, Yang’ler rahat eder. Bütün kadınlar gitti, yani bir çeşit yorgan gitti kavga bitti durumu. :)

Mu acaba?

Çemberin bize açıkladığı bu kadar mı? Koskoca kadim Çin bilgeleri duysa bunları herhalde ruhlar aleminden dünyaya gönderdikleri enerjiyi değiştirdikleri vakit hapı yuttuk! Filmlerden biliyoruz Çinliler kızdı mı neler oluyor!! :)

Diyelim ki artık Yin yok, Dişil enerji bitti, tükettik, negatiften kurtulduk, çirkinlikler gitti, kötülükler sırra kadem bastı. Yang, yang olacak mı? Erkek kadınsız yapabilecek mi? Yapabilseydi Adem bunu başaramaz mıydı? Pozitif kelimesinin bir manası kalacak mı? Gece olmadan gündüz olacak mı? Yıldızlar olmadan güneşe ne anlam yükleyeceğiz? Çirkin’,i bilmeden güzel’i gördüğümüzde ne etkileyecek bizi o güzelde? Kötülüğü bilmezsek, iyinin değerini nasıl ve ne ile ölçeceğiz?

O kadar kolay değilmiş değil mi?

Zaten Yin ve Yang’in içinde bulundukları ve birbirinden bir parça taşıdıkları çembere dikkatli bakacak olursanız, biri olmadan çember’in bir anlamı olmadığı gibi, renklerin bile farklılığı kalmayacak. Tuzu konmamış, soğanı doğranmamış ve içine hiçbir şekilde hiç çeşni katılmamış, sasık bir yemek.

Peki o zaman şu sevgiyle kucakladığımız ömürlerimizde (umarım yapıyorsunuzdur) bizim sorunumuz ne?

Hayatlarımızı bu paradoksların içinde dengede tutamıyoruz. Hiçbir zaman hayatımızı bir bütünlük içinde yaşayamıyoruz. Neden? Bize böyle öğretildiği için.

Kötü adam olma! İYİ ADAM OL!
DÜZGÜN OTUR!
FAZLA KAHKAHA ATMA, AVAM KADIN OLURSUN!
ÇOK POZİTİF GÖRÜNME! DELİ ZANNEDERLER!

Haydi devam edelim.

Evleniyoruz. Berbat bir evlilik yaşıyoruz. Her günümüzü zakkum bitkisinin zehirli çiçeklerini koklayarak geçiriyor, nefesimiz zehir kokuyor, her günümüzü zindan ediyoruz. Zehir-zıkkım oluyor hayat bize!Onunla birlikte olmaya tahammülümüz yok, yatakta uyurken ayaklarımız birbirine değmesin istiyoruz, elini uzattığında elimizi geri çekiyoruz. Sonra mahkemede son buluyor bir zamanlar beyaz gelinlikle ve smokinle, Mendelsshon’un düğün marşıyla başlayan evlilikler. Boşanıyoruz.

Hayat bundan sonra da başlamıyor bizim için. Boşanıyoruz ve Yin’de kalmaya devam ediyoruz. Yalnızlık içerisinde zindan ediyoruz bu sefer de hayatı kendimize. Aynaya bakıyoruz, içimizden hiçbir şey gelmiyor, her geçen gün kilo alıyoruz ama girdiğimiz mutlak depresyonun da etkisi ile yemeye devam ediyoruz hiç acıkmadığımız, ihtiyaç duymadığımız halde. Arkadaşlarımızla çıkmıyoruz, davetleri geri çeviriyoruz, ailemize sırtımızı dönüyoruz. Ya da tam tersi, kendimizi iyice sokağa döküp, nasılsa işe yaramaz olduğumuz için, yanlış kişileri çekiyor, bu yanlış kişilerle çok daha yanlış ilişkiler yaşıyoruz. Sonunda depresyona vurulacak darbe yerine, günbegün artırıyoruz umutsuzluklarımızı.

Çünkü,

Rezil bir kadın ya da erkeğiz! Tüm sevdiklerimizi hayalkırıklığına uğrattık. Herkesin yüzünü eğdik. Bir ilişkiyi devam ettirmeyi beceremedik. Sevmeyi beceremedik. Sevmeyi haketmiyoruz. Hiçbir şeyi haketmiyoruz. Bu dünyada yaşamanın bir anlamı kalmadı artık, dünya üzerimize üzerimize geliyor, her geçen günümüz bir öncekinden kötü. Tamamen bir başarısızlık abidesiyiz!

Bunu yaşıyoruz, ve bunu yaşamak inanın güzel bir şey!

YOK ARTIK! :)

Yang’in ayırdına varabilirsek, elbette. Dünyanın merkezinde paradoksların da bulunduğunu unutmazsak! Boşanmış olabiliriz. Bir ilişkiyi yürütememiş olabiliriz. Lakin bu hayatta boşanmak kadar evlilik de var, yürümeyen ilişkiler kadar yürüyen ilişkiler de var. Tahammülsüzlük kadar tahammül var, yatakta birbirinden kaçan çift kadar, birbirine sımsıkı sarılıp uyuyan çiftler de var. Ölüm kadar doğum var. Neyi görmeyi seçiyoruz?

Hadi hatırlamaya devam!

Yin’de kalabiliyorsak, Yang’de de olabiliriz. Yalnızsak, birlikte de olabiliriz. İçimizden hiçbir şey gelmiyorsa, içimizden çok şey yapmak da gelebilir. Kilo alan bir bedenimiz varsa, aynı beden kilo da verebilir. Depresyona giriyorsak, bundan çıkadabiliriz. Arkadaşlarımızla çıkmamayı tercih edip seçerken, çıkma gibi bir seçeneğimiz olduğunu da görmektedir işin sırrı. Ailemize sırtımızı dönerken, onları kucaklamayı da beraberinde getirebiliriz.

Kendimize küsmüşken, kendimizle bir barış çubuğu tüttürme seçeneğimiz de var olmalı.

Öyle değil mi ama?

Hayata negatif bakacak gücümüz varsa, pozitif bakacak güce de sahibiz!

EGO’muz bizi kontrol ediyorsa, biz de onu kontrol edebiliriz.


Gidiş yolunu bulduğumuz gibi dönüş yolunu da bulabiliriz, hem de masaldaki gibi yola ekmek kırıntıları serpmeye gerek kalmadan. Çünkü biz özde bağlı bulunduğumuz EVREN tarafından ya da TANRI (her nasıl adlandırıyorsak) sevgiyle kucaklanmış durumdayız. Her ne yaparsak...

Biz ne yaparsak yapalım, Tanrı hep yanımızda, melekleriyle, ve bizler onun kucağındayız. Sevgiyle başımızı okşuyor ama aynı zamanda da sabırla bekliyor farkedeceğimiz günü. Ne kadar negatif olursak olalım, O hep bizimle, çünkü onun negatife ya da pozitife ihtiyacı yok. Bizim sevgisizliğimiz onu etkilemiyor. O yine sevgi ile bizim başımızı okşamaya ve bizi kucaklamaya devam ediyor. Çünkü Tanrı biliyor, her şey bütün olduğunda güzel. Bunu bilmeyen ya da henüz ayırdına varamamış olan biziz.

2012 çok kötü bir yıl olacaksa, ÇOK İYİ BİR YIL DA OLABİLİR!!!!

Her şey bizim elimizde, bizim zihnimizde...

Hangisini tercih etmek isterseniz...

PS. Dün yazdığım bir şey hoşuma gitmedi okurken. Hani demişim ya, kişi karşısındaki insan saygı duyulacak biriyse ya da katıldığı organizasyon saygın bir organizasyonsa kendine bakmalı. Hmm. Her zaman bakalım kendimize bence, uyurken bile güzel olalım, Uyuyan Güzel gibi. Kahvaltı ederken, yürüyüş yaparken..

Hep beğenelim kendimizi, olduğumuz gibi...Yin ve Yang’in tam ortasında bir yerlerde..Tanrı ya da Evren’le bütün olduğumuzu bilerek ve biraz bundan güç alarak, kendimizden, ta merkezimizdeki Tanrısal olandan yani İNSAN özümüzden.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder