Hani insan kocaman bir orkestraya sahiptir, tüm çalgıların eşsiz güzellikte sesleri vardır,hepsini tıngırdatmak ayrı yetenek gerektirir. Aslında o yetenek içerde bir yerdedir, içe bakmadığınız için göremezsiniz. Bir sevgili gelecektir, yönetecektir ve sizin orkestranız harikulade bir konser verecektir. Sevgili ancak ürettiğiniz müziğin kalitesine gelir! Önce çalgılarınızı öğrenip, orkestranızı yönetin ve güzel bir konser verin, sonra selama çıkarsınız, elbet alkışlayan birileri olacaktır. (R. Okandan)

4 Şubat 2010

GÜNAYDIN!



Şöyle bir etrafımıza baktığımızda, ya da Evrenin tamamını içine alan bir çerçeveye uzaktan yaklaştığımızda hangi noktada durmayı seçtiğimizdir aslolan. Tabi bütünlüğe inanıyorsak!

Sabah kalkıp da güne keyifle başlamak varken, saatin ziline küfrederek, yorganın içine iyice gömülerek, saati sürekli erteleyip, uyanmayı seçeceğimiz güne, uyanmayı seçtiğimiz saatten belki de dakikalar sonra da uyanabiliriz.

Sadece biraz daha uyku...

Kendi seçimimiz.

Peki ne olur sonra?

Rahat rahat sıcacık kahvemizi yudumlayarak, sevdiklerimizle konuşarak, paylaşarak, sohbet ederek, gülümseyerek, aynanın karşısında kendimizle yeterince vakit geçirerek, belki güzel bir kahvaltı ederek (şöyle taze mevsim yeşillikleri ile) geçirmek varken sabahın erken saatlerini, bir koşuşturmacadır alır gider bizi.

Yakala yakalayabilirsen!

Saate bir de bakarız ki,
“Offff servisin gelmesine az kaldı!”

Kahve yaparken birden elinizden düştü bardak kırıldı. Tam da zamanıydı!

Ya da tam giyinirken çorabınız kaçtı! Yedekte bir çorap da yok! Hadi bakalım tekrar giysi dolabına! Beğen beğenebilirsen. O olmaz, bu olmaz, şunu geçen gün giydim. Bunu giyersem üşürüm, bunu giyersem terlerim.

OFF!
Kısacası, OFF! Off durumuna girdik, kapattık mı kendimizi güzel şeylere!

Ya da,

Duş alacak vaktiniz yok, saçlarınızı yıkadınız. Taradınız, her zamanki gibi ama biraz aceleyle.
Köpük sürdük: I-IH olmadı.
Jöle? Hayıııırrr.
Wax son ümitti :)
Sonuç: Olmadı!
Saate baktık:

Vakit var mı?

Yok!

Ne doğru düzgün traş olabildim şöyle bol köpüklü, hani arkasından axe sürdüğümüz, bir kadınla çarpışırsak mevzularına istinaden, ne de özenerek makyaj yapabildim. Gripten yeni kalkmış gibiyim.

Ruh gibi!

Beğendim mi kendimi?
Beğenmedim.

Zaten pek imkanım da yok beğenmeye, boşuna hayıflanmayalım. Özen göstermezsem kendime, periler de bir yere kadar değneklerini kullanıyorlar yani! :)

Şimdi katlan bakalım bütün gün bu haline! Bütün gün beğenmeden kendini dolaş dur ortalarda! Her lavabo molasında, mümkün olduğunca aynaya bakmadan yıka ellerini, kaç arkana, sağına, soluna, önüne bakmadan. Yoksa sobelenirsin! :) Sonra da başkalarının seni beğenmesini bekle! Hatta beğenirlerse bile, “yok canım!” de, inanma! Eh, ne de olsa kişi kendisini herkesden daha iyi bilir.

Aldığımız kararlarda yatıyor aslında her şey. Bu geceden karar verirsem eğer, yarın zamanında kalkmaya. Ve sabah saatin zili çaldığında küfretmek yerine, şükredersem vaktinde uyandığım için. Gülerek kalkarsam yatağımdan, sakin bir ruh hali içinde yaşarsam sabahımı. Aheste bile dolaşsam, gülümsedikten sonra her şeye zaman var.
Ben öyle yapıyorum.

Hem de belki birçoğunuzdan çok daha erken uyanıyorum. Ama gülümseyerek uyanıyorum. Günaydın diyorum küfretmek yerine. Çünkü mutluyum. Şükredecek şeyleri hatırlıyorum. Sıcak bir yatakta, köpeğime sarılarak, kedimin mırıltılarını ninni sayarak uyudum ve yeni bir gün başladı. Güzel rüyalar gördüm, hediyeler aldım rüyalarımdan hayatıma dair. Ve hayattayım! Daha ötesi var mı? Kahvemi de yudumluyorum, kıyafetlerimi de hazırlıyorum, köpeğimi de dolaştırıyorum, makyajımı da yapıyorum, saçlarımı da tarıyorum. Hatta, inanın bana okumaya bile vaktim kalıyor!!!!

Ve yine de evden çıktığımda erken oluyor. Hiç telaş etmeden. Hiç geç kalma korkusu olmadan. Servisi beklerken güvercinleri seyrederek...

Oysa eskiden en büyük korkumdu geç kalmak.

Bunlar çok küçük detaylar elbette. Ama bir günü güzelleştiren, güne nasıl başladığımızdır. İster gülümseyerek ve gün boyunca gülümsemeye devam ederek, ister küfrederek ve gün boyunca küfretmemize sebep olan olayları kendimize çekerek. Seçim bizim, özgür irademizin.

Güne güzel başladıktan sonra gerisi geliyor, hem de hiç çaba harcamadan, kendiliğinden..

Yalnız bu hayatta her şeyin imkansız olduğunu düşünenlere ya da büyük şeylerin gerçekleşmediğini söyleyenlere ufak birkaç hatırlatma:

Misal bir zamanlar kölelik vardı değil mi?
Osmanlı İmparatorluğu ülkeyi peşkeş çekmişti dış dünyaya değil mi? Asla bağımsızlığımızı elde edemeyiz zannetmiyor muydu o dönemin insanları? Sevr Antlaşması’nı hatırlamıyor muyuz yoksa hiçbirimiz?
Dünya düz değil miydi bir zamanlar?
Komünizm yıkılmaz diyorduk Rusya’da değil mi?

Peki dünyayı bırakalım, kişisel olarak bahsedelim imkansızlıklardan...

Hep bir kedi ve bir köpekle aynı evde yaşamak istedim! Yaşıyorum.
FEN bölümünde okumam ve devlet okulunda okumam dolayısıyla İngilizceyi hiçbir zaman öğrenemeyeceğimi düşünmüştüm. İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunuyum.
Hep öğretmen olmak istedim. Saygın bir üniversitede İngilizce Öğretmenliği yapıyorum.

Benden size iki küçük kıssadan hisseye o zaman. Çok detaylara girip bulandırmadan.

2005 yılıydı. Birden rahatsızlandım. Doktora gittim. Ufak bir operasyon geçirmem gerektiğini söyledi. Dünya başıma yıkıldı! Nereden çıktı şimdi bu, dedim. Korktum, sinirlendim, kızdım.

“Neden ben?”, dedim. “Neden?”.

Oysa nedeni çok açıktı ama ben göremiyordum. Çünkü tümdengelim yöntemi değil, tümevarım yöntemi kullanıyordum. Küçük olaylardan bütüne ulaşmaya çalışıyordum yani. Halbuki bütünden küçük olaylara bakmak çok daha keyifliymiş, sonradan öğrendim.

Ne demiş Tolkien:
“Ateşe giden yolda, en iyi öğretmen, yanan eldir”. Yani bir musibet bin nasihatten iyidir hesabı.

Sonra,

Ufak operasyonu geçirdim. Ayıldım, odama çıkardılar, ben hastaneden çıkmak üzere zannediyordum ki kendimi, bedenimde dev bir kitle teşhisi ile acil kontrol altına alındım ve de iki gün sonra çok daha büyük bir operasyon geçirdim ama benim hayrıma olacak şekilde. Gördüğüm birtakım tedavilerin ardından da sağlığıma kavuştum. Küçük operasyonu geçirmek benim dünyayı başıma yıkmıştı belki ama aynı zamanda da sayesinde çok daha beter şeylerden kurtuldum. Hayata “merhaba” dedim, yeniden. Zaten bende bir şeylerin çark etmesi de bu şekilde oldu.

Şimdi anladık mı, NEDEN?

Demem o ki, başımıza gelen her kötü zannettiğimiz şey kötü olmayabilir bütünlük içerisinde düşündüğümüzde. Tümevarım kullandık bugüne kadar, bir kere de tümden gelim kullanalım? Ne kaybederiz? ;)

Aslında ne istersek, hangi frekanstan istersek, çekiyoruz kendimize!

Gençken hep porselen dişi olanlara özenirdim. Gençlik hevesi işte! Dokuz dişimi kaybettim, dokuz ay süren bir tedaviden geçtim ve şimdi alt-üst çene porselen! :)
Ben daha ne diyeyim?

Bir görev size verilmediyse üzülmek yerine, daha iyilerini bekleyin.
Biten bir ilişkiyi umursamayın, belki de çok daha güzel bir ilişki bekliyor sizi.

Ben anlatamam belki, titrim yetmez ama ne demiş Şems-i Tebrizi:
“Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmayacağını?"

Bu 14. Kuralı hep hatırlayalım, olur mu? ;)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder