
Ta derinliklerden bir yerden “Canımmmm” dediğiniz kişi, bir gün gelir, çeker gider hayatınızdan..
NEDEN diye sorarsınız günlerce, haftalarca, hatta belki yıllarca...
Belki maskeli bir süvariydi, belki nazik bir şövalye, belki bir büyücüydü, belki bir yolgezer..
Belki savaşa gitti, belki başka bir kadının yatağına girdi, belki kadim kitabını kaybetti büyüleyemedi artık sizi, belki de sadece gitme zamanı gelmişti.
Ne senaryolar yazarız böyle zamanlarda değil mi?
Neler neler geçer kafamızdan?
Keşkeler yer bitirir beynimizi. Tam da zamanında verdiğimiz haklı tepkilerimiz için yalan pişmanlıklar yaşarız.
E kolay değil tabi alışkanlıklardan kurtulmak!
Belki bir gece, belki bir gün, belki bir hafta, belki bir ay, belki bir sene, belki bir ömür baş koymuşsunuzdur aynı yatakta iki ayrı yastığa.
Fotoğraflarla çerçevelediğiniz mutlu anlara şöyle bir göz atarsınız; kötü anlar çerçevelenmez hiçbir zaman.
İyi ki de öyle olur!
Hiç de gereği yoktur ilişkinize ölüm getiren kâbusların tekrar tekrar yaşanmasına.
Ama aldanmamak lazım fotoğraflara. Kanmamak, ikna olmamak.
Fotoğraflardır bize acı veren, mutlu anlarımızdır.
Ve biz kendimizi suçlamaya devam ederiz.
Nasıl ilişkimizi iki EŞİT ayrı parçaya bölemediysek, hep kendimize daha çok istediysek, bitmişlikte de EŞİTLİK düşmez payemize.
Terazinin ağır çeken kefesinde geçmişe bakıp bakıp gözyaşı dökeriz.
Oysa hatalıdır o terazi! Güvenmemek lazımdır. Ayarlarıyla oynamıştır terazinin sahibi. Öyle olmasını istemiştir çünkü.
Bir ilişki ister tek gecelik olsun, ister bir sürelik, ister bir ömür..
Başlarken de, biterken de eşittir terazinin kefeleri..
Ne suçlamak, ne suçlanmak lazım gelir.
Bize gereken şey,kabul etmektir.
“Seninle ya da sensiz” olan hayatımızı sevmek, sıkı sıkı sarılmak gerekir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder