
Söz vermiştim aldığım notları sizlerle paylaşacağıma dair ve bunu yaparken iç huzurum yerinde çünkü seminer boyunca ŞİMDİ’de kalmanın önemini vurgulayan, güleryüzlü ve sahneye çıktığı andan itibaren, çevresinde sanki bir melek haresi ile dolaşan sevgili Işık Elçi, seminere katılan herkesden, öğrendiklerimizi özellikle herkesle paylaşmamızı, herkese anlatmamızı, herkesi bilinçlendirmeye çalışmamızı rica etti. Herhalde doygunluk hissi ve tatminkarlık ve gerçekten de uzun vadede dünyayı düzeltme çabası böyle bir şey olsa gerek.
Yaklaşık bir haftadır heyecanlıydım, aslında heyecanlıydık, Ebru’yla. Ebru daha önce de katılmıştı böyle seminerlere ama bu benim ilk seminerim olacaktı. Her şeyin ilki keyiflidir ya hani! İlk aşk, ilk gece dışarı çıkışınız, babanız olmadan arabayı alıp ilk kez okula gitmeniz, bilmemkaçıncı ilişkinizde sevgiliyle ilk buluşma, ilk kez saçlarınızı boyatmanız, ilk kez waffle yemek, vs. Hani çocuklar gibi şendim, denir ya! Aynen öyleydim ben de Cumartesi sabahı. Kalktım, sabah ritüellerimi (Buz’u dolaştır, tüylerini tara, Yumoş’a mama ver, Buz’a mama ver, sularını tazele, dişlerini fırçala vs)gerçekleştirdikten sonra duşumu aldım, en güzel kazağımı seçtim, pantolonumu giydim, saçlarımı yaptım, makyajımı yaptım.
Sanki şarkı söylemek için sahne alacaktım!!!!
Ama kişi, saygı duyduğu bir insansa karşısındaki, ya da saygı duyulacak bir olaya ya da organizasyona gidiyorsa, kendine bakmalı bence. Bence!
Sonra defterimi hazırladım, kalemkutumu aldım (e dedim ya çocuklar gibi şendim diye, hatta kalemkutumu görenler benim 33 yaşımda bir kadın olduğuma da pek inanmayabilirler, küçük gösterme çabası için değil ama seviyorum, Eeeyore!) ve kendime bir Türk kahvesi hazırladım. Kahvemi keyifle yudumlayıp, sigaramı keyifle tüttürdükten sonra Ebru’yla konuştum ve evden çıktım. Zaten seminer evime 300 m uzaklıkta Dünya Ticaret Merkezi’nde gerçekleşecekti. Acele etmeye gerek yoktu yani.
Yolda yürürken, köşedeki hastanenin karşısında olan sandöviççi ile selamlaştım. Adını sanını bilmem, ama köpeğimden dolayı selamlaştığım, merhabalaştığım, günaydınlaştığım ve iyi akşamlarlaştığım o kadar çok insan var ki bu çevrede.
DTM’nin güvenlikli - ama herkese öten ve benim hiçbir zaman nasıl bir ötüş olmalı ki insanlar aranmalı diye sorduğum kapılardan – döner kapısından içeri girince bir de ne göreyim! Bir kitap standı! Aman Tanrım! Rana kitap standına yaklaşık sadece 2 m uzaklıkta! Gözlerimdeki ışıltıyı görmenizi isterdim. :)
Önce biraz etrafı izlemek istedim. Çevreme bakınca şaşırdım. Bu kadar insan beklemiyordum doğrusu. Doğrusu bu kadar çeşit de beklemiyordum. Genci de vardı, yaşlısı da, kadını da vardı, erkeği de. Türbanlısı da vardı, moderni de! Enteresan bir panoramanın içinde buldum kendimi. Ebru henüz gelmemişti. Ben de yavaş yavaş kitap standına doğru yöneldim. Çoğunu okumuş olmama rağmen yine de alınacak birkaç tane, çok değil canım sadece beş tane kitap bulabildim :) Seminerlerin en güzel taraflarından biri de bu sanırım. Kitapları ilk elden daha ucuza alabiliyor olmak...
İmzalatamadım o ayrı, çok isterdim ama Buz’un antibiyotik iğneleri için veteriner gelecekti, eve dönmek zorundaydım.
Neyse gelelim seminere. Seminer 2012 ile ilgiliydi. Hani halihazırda ister çevremizde, ister Hollywood stüdyolarında olsun, çeşit çeşit felaket senaryosunun üretildiği 2012. Çok ihtiyacımız varmış gibi! Hani kıyamet kopacak ya 2012’de! Maya Takvimi’ne göre.
Kısacası 2012, ya da 2022 hiç farketmez, ne düşünüyorsak, ne istiyorsak ve nasıl bir enerji yayıyorsak onlar oluyor hayatımızda. 2012’de de bunun dışında bir şey olmayacak. Yine biz kendi gerçekliğimizle ya da gerçekliğimizin bu olduğuna inanarak ya da inandırılarak 2012’yi yine kendimiz şekillendireceğiz aslında.
En iyisi seminer notlarımı yorumlamak. Sanırım böylesi daha yalın, daha sade olacak.
Kıssadan hisseye, kişisel gelişim ve istediğimiz hayatı yaratma konusunda ya da çekim yasası, arınma, meditasyon, zihnin gücü, düşünce gücü, pozitif kalma, her geçen gün daha bilinçli bir hale geliyoruz. Belki yaşadığımız birkaç küçük mucize ama mucize, belki de Kuantum Fiziğinin madde ve zihnin enerjisi ve yolculukları ile ulaştığı son nokta koydu hepimizin bilinçlerine bu son noktayı. Peki bu son nokta mı? Hayır, değil elbette. Her zaman söyledim, her zaman da söylemeye devam edeceğim, en iyinin bile daha iyisi varken dünyamızda, gidilecek, aşılacak ya da aşındırılacak yol bitmez. Bitmemeli de zaten çünkü yolculuk keyifli, istasyonlar keyifli, bu yolculukta kendimize kattıklarımız ya da bize katılanlar keyifli.
Yani?
Bugün, şu anda, her nerede olursanız olun, kimle olursanız olun hiç farketmez, ne yiyorsanız, ne içiyorsanız, ne izliyorsanız, ne dinliyorsanız, ne okuyorsanız, ne üzerine çalışıyorsanız fark etmiyor. İster bir yazı yazıyor olun, ister kahve yudumluyor, ister ödev yapıyor, ister araba kullanıyor, şu an burada, şimdi’de düşündüklerinizle, zihninizin derinliklerinde yolculuk eden düşüncelerle siz yani biz yaratıyoruz 2012 ve daha nice seneleri. Yani geleceğimizi.
Hiç zihninizi dinlediniz mi? Her ne yapıyor olursanız olun, zihninizin gerisinden sizin kontrol edemediğiniz onlarca, yüzlerce, onbinlerce düşünce geçiyor. Bunu bir kere yapmak isterseniz, anlayacaksınız. Hani derler ya, kişinin ağzından çıkan “evet”, içinden geçen “evet” değilse bir anlamı olmuyor. Yüzeysel olarak hepimiz pozitif düşünmeye çalışıyoruz, pozitif olduğumuzu zannediyoruz, başkalarına kendimizi pozitif olarak ispatlamaya çalışıyoruz ama komik olmanın ötesine geçemiyoruz. Hayır, dışarıdan gülseler, yine bir nevi, ama kendi kendimizle dalga geçiyoruz, farkında değiliz. İçeride bize gülen sinsi bir noktamız var. R. Şanal buna “sürüngen beyin” diyor. Sürünecek biz kontrolü ele geçirirsek. Şimdilik Barbar Conan filmindeki gibi tahtta oturmakta. “Haha :) Sen ne yaparsan yap, ben buradayım” diye hatırlatan bize kendini, bazen hep, bazen ara sıra. Bizim ulaşmak istediğimiz nokta ise, bu içimizdeki sinsi gülen noktayı hiç hatırlamamak! Mı acaba?
Hayır, sadece onun üzerinde kontrolümüzün olması. O sinsi noktacık hep orada olsun. Merkezde dursun. Çevremizde, bedenimizde yaratılan her şeye ihtiyacımız olduğu gibi, su gibi, kalp gibi, akciğer gibi, ona da ihtiyacımız var. Önemli nokta onun bizi kontrol etmesi değil, bizim onu kontrol etmemiz üzerine olan tercihimiz.
Babam hep der ki, “Sigara seni içmesin, sen onu iç”.
Çünkü...
Geleceğimizi yaratırken, artık yaratılırken demiyorum, başka birisini dahil etmiyorum olaya, bilinçli düşüncelerimiz değil, o sinsi noktacıktan geçen yani bilinçsiz düşüncelerimiz esas duruşta!
Bilmem, anlatabildim mi?
Sürekli tekrar edip duruyoruz ya, “aşık olmak istiyorum, süper bir ilişki yaşamak istiyorum, böyle bir ilişkiyi yaşamak için her şeye sahibim, çok sevmek çok sevilmek istiyorum”. Biz bunu tekrar ediyoruz da, acaba O ne diyor?
Bir düşünelim bakalım ;)
PS. Bu daha seminerin girişi bile değil. Notları paylaşmaya devam edeceğim.
İkinci PS: Bu yazı tamamen benim yorumumdur. Akademik hayatta bilgi hırsızlığının ne derece önemli bir suç teşkil ettiğini bildiğimden dolayı, eğitmenlerin ağzından çıkanlar direkt olarak aktarılmamıştır.
Herkese güzel bir hafta dilerim. :)

ben hala neden siyah renk olmayı seçtiğimi düşünüyorum...karanlık bilinçaltıııı :))
YanıtlaSilyavruağzı, bak biraz çalışınca oluyor :)
YanıtlaSil