
Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki, nefes alamayacağını düşündü. Bir anda nefessiz kalmak ve tekrar düşebildiği kadar aşağıya düşmek. Bunu bir kez yaşamıştı, bir daha tecrübe etmek istemiyordu.
Yavaşça yattığı yerde doğruldu Hiraiana. Elbette bir peri kızına yakışır tarzda bir odası vardı. Rüzgâr tatlı tatlı esiyordu pencereden içeri, sanki nefessiz kalmış Hiraiana’ya nefes üfler gibi.
Kurtlar bu gece hiç susmamışlardı. Dünyadaki gibi değildi orada kurtlar. Dünyada köpekler neyse, Hiraiana’nın geldiği yerde de tüm hayvanlar öyleydi. Hiçbir hayvan perilere ve onlarla birlikte yaşamak zorunda olan, tabi bunun için gönüllülük gösteren, insanlara asla saldırmazlardı. Herkesin barış içerisinde, huzurla, her şeyi paylaştığı bir cennetti adeta.
Huzursuzdu bu gece Hiraiana. Uyku tutmamıştı birtürlü. Biraz dalar gibi olsa, hemen kabuslar başlamıştı.
Periler de kabus görüyorlardı yani!
Pencerenin kenarına gidip, küçük tahta bir taburenin üzerine oturdu ve havadaki taze kokuyu içine çekti. Çok erken olmasına rağmen, hizmetçi demeye dilinin varmadığı, her şeylerini borçlu oldukları kadınlar ahırlarda süt sağmaya başlamışlardı çoktan.
Gözlerini kapatıp uzun uzun çekti kokuyu içine. Çok seviyordu burayı. Burası dünyadan daha güzel bir yerdi. Yüzde yüz daha güzel bir yerdi. Dünyadaki yalana-dolana-ihanetlere baktığında, “İyi ki de yıllar önce Yenura’ya ikna olmamışım ve burada kalmışım” dedi.
Sonra gözünü uzakta, doğan güneşin soluk ışığında belirmeye başlayan ufuk çizgisine sabitledi. O çizginin ardındaydı dünya. Yardım etmeye çalıştığı ölümlüler. Ellerini çenesinin altında birleştirip, pencerenin pervazında, yanaklarından birini ellerinin üzerine yaslayıp düşünmeye başladı..
Bambaşka bir hayat yaşanıyordu o çizginin arkasında.
Eskiyi düşündü Hiraiana. Eskiden de dünyaya yolculuk yapardı, hiçbir ölümlü ondan korkmazdı, veya onun suretine ihanet etmezdi. Peri masallarıyla büyüyordu çocuklar. Pamuk Prenses’e, Uyuyan Güzel’e, Rapunzel’e, her masalın mutlu sonla biteceğine inanıyorlardı. Mucizelere! İyilerin ödüllendirildiği bir dünyaya olan inançları sonsuzdu. He-man çocuklarıydı onlar, Şirinler Köyü’nde yapıyorlardı kahvaltılarını, Köstebek Mok’un maceralarıydı onları heyecanlandıran. Karşılaştıkları en kötü suretler Dalton kardeşlerdi ve Rintintin bile onları severdi. Karşılarında Hiraiana’yı gördükleri zaman hiç şaşırmazlardı, aksine onların yüzündeki o mutluluk Hiraiana’nın sadece bir günlük yolculuğu için harcadığı enerjiye değerdi.
Elele tutuşurdu çocuklarla...Şarkılar söylerdi.. Yağ satarım bal satarım oyunlarında mendillerini çalar, keyifle mızıkçılık yapardı ayağında takunyalarıyla..
Anneler ve babalar çocuklarını sevgiyle büyütürler, onları öpüp-okşamaktan kaçınmazlardı. Mutlaka sürprizler yapılırdı çocuklara. Beklemedikleri şeyler tezahür ederdi hayatlarında. Beklemedikleri şeylerin de olabileceğini görsünler, hayata inansınlar, sıkı sıkıya tutunsunlar diye.
“Keşke,” dedi. “Keşke Nazlı ile çok ama çok önce karşılaşsaydım.”
Hafif bir pişmanlık vardı Hiraiana’nın düşüncelerinde. Ama bu pişmanlık kendisinin kıymet bilmemeksizliğinden ziyade, Nazlı’nın içinde yaşadığı dünyanın, iyiliğe olan inancını boşvermişliğiydi. Bir periye has bir hareketle, korumakla görevlendirilmiş insanların pişmanlığını da taşıyordu içinde, onları düşünürken...
Kimbilir? Belki Nazlı da en az onun kadar pişmandı.
Küçük buzağı Horau pencerenin önüne gelip, gülümseyen gözlerle Hiraiana’ya baktı ve kafasını pencereden içeri uzatıp Hiraiana’nın yüzüne sevgi dolu bir öpücük kondurdu diliyle.
“Ah Horau!” dedi Hiraiana. “Eski zamanları o kadar özlüyorum ki! Bu kadar kötülük yoktu dünyada. Çocuklar mutluydu. Anne-babalar mutluydu. Öyle doymuştu ki her şey yaşama, yalnız ya da birlikte herkes tatminkardı, şükran doluydu.”
Yüzünden okunan hüznün getirdiği bir damla gözyaşı yanaklarından aşağıya doğru süzülürken, küçük buzağı tuzlu gözyaşını yalayarak Hiraiana’yı teselli etmeye çalıştı. Tabi biraz da tuzdan yararlandı.
O kadar değiştirmişti ki yıllar dünyayı, fiziksel olarak etkilemekle kalmamış, ruhlarına kadar uzatmıştı ellerini kötülük, yalnızlık, pişmanlık, ihanet. Öyle bir yer haline gelmişti ki dünya! O kadar çok mutsuz insan vardı ki, Horau bunu anlayamazdı. O sevgiden başka bir şey görmemişti sahiplerinden ve annesi olan inekten.
Masal kitaplarının yerini ebeveynlerden uzakta kalmalarını sağlamak amacıyla odalara kurulan TV setleri almıştı. Tam teşekküllü. Sekseklerin, ip atlamaların, beş taşların, kukalı saklambaçların yerini, elleri silah tutan, kafa patlatan, beyin dağıtan kahramanların hakim olduğu önce atariler daha sonra bilgisayar oyunları. Eskiden yemeğini yemeyen çocuklar için çeşitli yöntemler üreten, gerekirse elleriyle yediren annelerin yerini, şimdi çabuk yesin başımdan kalksın tavırları içinde olan annecikler almıştı. Hal böyle olunca da Burger King ve Mc Donalds gibi obez fast food zincirleri servetlerine servet eklemeye devam ediyorlardı. Caddenin üzerinde bağdaş kurup ıspanak satan teyzenin bahçesinden topladığı tazecik ıspanaklara talep neredeyse yok denecek kadar azalmıştı. Temel Reis tekamülünü tamamladığından beri unutulmuştu ıspanak. Bir de ıspanağın içinde demir olmadığı mevzusu vardı elbette. Anneler demiri düşünürken obez ettiler çocukları big mac’lerle, whopper’larla. Demir yoktu ama bol mayonez, bol ketçap bol kolesterol vardı artık hayatta. Hayvanlarla büyüyen çocuklara hayvanların pis olduğu, hastalık bulaştırdığı, insanlara düşman olduğu öğretiliyordu artık. Sonucunda da sokaklarda neden sokağa atıldıklarını bilemeyen, atalarının anlattığı sevgiyi insanoğlundan göremeyen, ve tek istedikleri bir lokma ekmek ve bir parça sevgi olan köpekler ve kedilerin sayısı gün geçtikçe artmaya devam ediyordu. Para için birbirini öldüren mi ararsın, güçsüzü daha çok ezeni mi? Ne ararsan vardı yani! Her türlü kinin, dargınlığın, sevgisizliğin yol çizdiği, ve insanları bu yolda yürümeye zorladığı bir dünyaydı Nazlı’nın dünyası.
Ama Nazlı farklıydı. Hâlâ sevgiye inanıyor, kim ne derse desin kendi bildiğini okuyor, hayata güvenmeye çabalıyor, adım adım da olsa en azından ilerliyordu. Sezgilerini takip etmeyi bilen ender ölümlülerden biriydi.
Nasıl da şaşırmıştı Hiraiana’nın sesini duyduğunda ve aniden karşısında gördüğünde. Dün gece yine uçmuştu Hiraiana Nazlı’nın balkonuna. Fakat bedenleşememişti bu kez. İki hafta daha beklemek zorundaydı. Bir güvercin olarak, beyaz, kahverengi benekli bir güvercin konmuştu saksısına Nazlı’nın.
Aslında yasaktı böyle günlerde ölümlülere görünmek ya da belirmek fakat dayanamayıp saksının içine bir telek tüy bırakmıştı Hiraiana.
Bilsin diye...Orada olduğunu...Onu düşündüğünü..Desteklediğini...Korkmasın diye...
Belki de yıllar önce Yenura’nın kendisinden koparıp aldığı kardeşi yerine koymuştu Nazlı’yı...
Kimbilir?
Çünkü kardeşinde varlığını gösteremeyen, dünya ötesi varlıklara ait olan sevgi, huzur ve mutluluk, Nazlı’nın içinde hâla vardı, belki ağ tutmuştu ruhunun köşelerinde ama ordaydı...
Biraz çaba gerekiyordu sadece..
Oysa kardeşi...
PS. Ara vermek istedim biraz sohbetimize. Yoksa unutmadım..Yazdıklarıma ithafen söylediğiniz her şeyi duyuyorum. Böyle bir yeteneğim var benim de işte..İnanmıyor musunuz? Bir ipucu o zaman size: "Çok itici olabiliyorum" biliyorum, ama sadece size..Konuşacağız...Konuşacağız...
En kısa zamanda gerçekleşecek sohbetimizde birkaçını dile getireceğim..Konuşuruz birlikte..
Güzel bir hafta diliyorum herkese.
Nazlı ve Peri kızının maceralarından çıkarım yapmak isteyenlere,
1,2, ve 3. bölümleri okumaları dileğimle :)



















