Hani insan kocaman bir orkestraya sahiptir, tüm çalgıların eşsiz güzellikte sesleri vardır,hepsini tıngırdatmak ayrı yetenek gerektirir. Aslında o yetenek içerde bir yerdedir, içe bakmadığınız için göremezsiniz. Bir sevgili gelecektir, yönetecektir ve sizin orkestranız harikulade bir konser verecektir. Sevgili ancak ürettiğiniz müziğin kalitesine gelir! Önce çalgılarınızı öğrenip, orkestranızı yönetin ve güzel bir konser verin, sonra selama çıkarsınız, elbet alkışlayan birileri olacaktır. (R. Okandan)

28 Şubat 2010

Hiraiana'nın Hüznü - Nazlı ve Peri kızı Bölüm 4


Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki, nefes alamayacağını düşündü. Bir anda nefessiz kalmak ve tekrar düşebildiği kadar aşağıya düşmek. Bunu bir kez yaşamıştı, bir daha tecrübe etmek istemiyordu.

Yavaşça yattığı yerde doğruldu Hiraiana. Elbette bir peri kızına yakışır tarzda bir odası vardı. Rüzgâr tatlı tatlı esiyordu pencereden içeri, sanki nefessiz kalmış Hiraiana’ya nefes üfler gibi.

Kurtlar bu gece hiç susmamışlardı. Dünyadaki gibi değildi orada kurtlar. Dünyada köpekler neyse, Hiraiana’nın geldiği yerde de tüm hayvanlar öyleydi. Hiçbir hayvan perilere ve onlarla birlikte yaşamak zorunda olan, tabi bunun için gönüllülük gösteren, insanlara asla saldırmazlardı. Herkesin barış içerisinde, huzurla, her şeyi paylaştığı bir cennetti adeta.

Huzursuzdu bu gece Hiraiana. Uyku tutmamıştı birtürlü. Biraz dalar gibi olsa, hemen kabuslar başlamıştı.

Periler de kabus görüyorlardı yani!

Pencerenin kenarına gidip, küçük tahta bir taburenin üzerine oturdu ve havadaki taze kokuyu içine çekti. Çok erken olmasına rağmen, hizmetçi demeye dilinin varmadığı, her şeylerini borçlu oldukları kadınlar ahırlarda süt sağmaya başlamışlardı çoktan.
Gözlerini kapatıp uzun uzun çekti kokuyu içine. Çok seviyordu burayı. Burası dünyadan daha güzel bir yerdi. Yüzde yüz daha güzel bir yerdi. Dünyadaki yalana-dolana-ihanetlere baktığında, “İyi ki de yıllar önce Yenura’ya ikna olmamışım ve burada kalmışım” dedi.

Sonra gözünü uzakta, doğan güneşin soluk ışığında belirmeye başlayan ufuk çizgisine sabitledi. O çizginin ardındaydı dünya. Yardım etmeye çalıştığı ölümlüler. Ellerini çenesinin altında birleştirip, pencerenin pervazında, yanaklarından birini ellerinin üzerine yaslayıp düşünmeye başladı..

Bambaşka bir hayat yaşanıyordu o çizginin arkasında.

Eskiyi düşündü Hiraiana. Eskiden de dünyaya yolculuk yapardı, hiçbir ölümlü ondan korkmazdı, veya onun suretine ihanet etmezdi. Peri masallarıyla büyüyordu çocuklar. Pamuk Prenses’e, Uyuyan Güzel’e, Rapunzel’e, her masalın mutlu sonla biteceğine inanıyorlardı. Mucizelere! İyilerin ödüllendirildiği bir dünyaya olan inançları sonsuzdu. He-man çocuklarıydı onlar, Şirinler Köyü’nde yapıyorlardı kahvaltılarını, Köstebek Mok’un maceralarıydı onları heyecanlandıran. Karşılaştıkları en kötü suretler Dalton kardeşlerdi ve Rintintin bile onları severdi. Karşılarında Hiraiana’yı gördükleri zaman hiç şaşırmazlardı, aksine onların yüzündeki o mutluluk Hiraiana’nın sadece bir günlük yolculuğu için harcadığı enerjiye değerdi.

Elele tutuşurdu çocuklarla...Şarkılar söylerdi.. Yağ satarım bal satarım oyunlarında mendillerini çalar, keyifle mızıkçılık yapardı ayağında takunyalarıyla..

Anneler ve babalar çocuklarını sevgiyle büyütürler, onları öpüp-okşamaktan kaçınmazlardı. Mutlaka sürprizler yapılırdı çocuklara. Beklemedikleri şeyler tezahür ederdi hayatlarında. Beklemedikleri şeylerin de olabileceğini görsünler, hayata inansınlar, sıkı sıkıya tutunsunlar diye.

“Keşke,” dedi. “Keşke Nazlı ile çok ama çok önce karşılaşsaydım.”

Hafif bir pişmanlık vardı Hiraiana’nın düşüncelerinde. Ama bu pişmanlık kendisinin kıymet bilmemeksizliğinden ziyade, Nazlı’nın içinde yaşadığı dünyanın, iyiliğe olan inancını boşvermişliğiydi. Bir periye has bir hareketle, korumakla görevlendirilmiş insanların pişmanlığını da taşıyordu içinde, onları düşünürken...

Kimbilir? Belki Nazlı da en az onun kadar pişmandı.

Küçük buzağı Horau pencerenin önüne gelip, gülümseyen gözlerle Hiraiana’ya baktı ve kafasını pencereden içeri uzatıp Hiraiana’nın yüzüne sevgi dolu bir öpücük kondurdu diliyle.

“Ah Horau!” dedi Hiraiana. “Eski zamanları o kadar özlüyorum ki! Bu kadar kötülük yoktu dünyada. Çocuklar mutluydu. Anne-babalar mutluydu. Öyle doymuştu ki her şey yaşama, yalnız ya da birlikte herkes tatminkardı, şükran doluydu.”

Yüzünden okunan hüznün getirdiği bir damla gözyaşı yanaklarından aşağıya doğru süzülürken, küçük buzağı tuzlu gözyaşını yalayarak Hiraiana’yı teselli etmeye çalıştı. Tabi biraz da tuzdan yararlandı.

O kadar değiştirmişti ki yıllar dünyayı, fiziksel olarak etkilemekle kalmamış, ruhlarına kadar uzatmıştı ellerini kötülük, yalnızlık, pişmanlık, ihanet. Öyle bir yer haline gelmişti ki dünya! O kadar çok mutsuz insan vardı ki, Horau bunu anlayamazdı. O sevgiden başka bir şey görmemişti sahiplerinden ve annesi olan inekten.

Masal kitaplarının yerini ebeveynlerden uzakta kalmalarını sağlamak amacıyla odalara kurulan TV setleri almıştı. Tam teşekküllü. Sekseklerin, ip atlamaların, beş taşların, kukalı saklambaçların yerini, elleri silah tutan, kafa patlatan, beyin dağıtan kahramanların hakim olduğu önce atariler daha sonra bilgisayar oyunları. Eskiden yemeğini yemeyen çocuklar için çeşitli yöntemler üreten, gerekirse elleriyle yediren annelerin yerini, şimdi çabuk yesin başımdan kalksın tavırları içinde olan annecikler almıştı. Hal böyle olunca da Burger King ve Mc Donalds gibi obez fast food zincirleri servetlerine servet eklemeye devam ediyorlardı. Caddenin üzerinde bağdaş kurup ıspanak satan teyzenin bahçesinden topladığı tazecik ıspanaklara talep neredeyse yok denecek kadar azalmıştı. Temel Reis tekamülünü tamamladığından beri unutulmuştu ıspanak. Bir de ıspanağın içinde demir olmadığı mevzusu vardı elbette. Anneler demiri düşünürken obez ettiler çocukları big mac’lerle, whopper’larla. Demir yoktu ama bol mayonez, bol ketçap bol kolesterol vardı artık hayatta. Hayvanlarla büyüyen çocuklara hayvanların pis olduğu, hastalık bulaştırdığı, insanlara düşman olduğu öğretiliyordu artık. Sonucunda da sokaklarda neden sokağa atıldıklarını bilemeyen, atalarının anlattığı sevgiyi insanoğlundan göremeyen, ve tek istedikleri bir lokma ekmek ve bir parça sevgi olan köpekler ve kedilerin sayısı gün geçtikçe artmaya devam ediyordu. Para için birbirini öldüren mi ararsın, güçsüzü daha çok ezeni mi? Ne ararsan vardı yani! Her türlü kinin, dargınlığın, sevgisizliğin yol çizdiği, ve insanları bu yolda yürümeye zorladığı bir dünyaydı Nazlı’nın dünyası.

Ama Nazlı farklıydı. Hâlâ sevgiye inanıyor, kim ne derse desin kendi bildiğini okuyor, hayata güvenmeye çabalıyor, adım adım da olsa en azından ilerliyordu. Sezgilerini takip etmeyi bilen ender ölümlülerden biriydi.

Nasıl da şaşırmıştı Hiraiana’nın sesini duyduğunda ve aniden karşısında gördüğünde. Dün gece yine uçmuştu Hiraiana Nazlı’nın balkonuna. Fakat bedenleşememişti bu kez. İki hafta daha beklemek zorundaydı. Bir güvercin olarak, beyaz, kahverengi benekli bir güvercin konmuştu saksısına Nazlı’nın.

Aslında yasaktı böyle günlerde ölümlülere görünmek ya da belirmek fakat dayanamayıp saksının içine bir telek tüy bırakmıştı Hiraiana.

Bilsin diye...Orada olduğunu...Onu düşündüğünü..Desteklediğini...Korkmasın diye...

Belki de yıllar önce Yenura’nın kendisinden koparıp aldığı kardeşi yerine koymuştu Nazlı’yı...

Kimbilir?

Çünkü kardeşinde varlığını gösteremeyen, dünya ötesi varlıklara ait olan sevgi, huzur ve mutluluk, Nazlı’nın içinde hâla vardı, belki ağ tutmuştu ruhunun köşelerinde ama ordaydı...

Biraz çaba gerekiyordu sadece..

Oysa kardeşi...

PS. Ara vermek istedim biraz sohbetimize. Yoksa unutmadım..Yazdıklarıma ithafen söylediğiniz her şeyi duyuyorum. Böyle bir yeteneğim var benim de işte..İnanmıyor musunuz? Bir ipucu o zaman size: "Çok itici olabiliyorum" biliyorum, ama sadece size..Konuşacağız...Konuşacağız...

En kısa zamanda gerçekleşecek sohbetimizde birkaçını dile getireceğim..Konuşuruz birlikte..

Güzel bir hafta diliyorum herkese.

Nazlı ve Peri kızının maceralarından çıkarım yapmak isteyenlere,
1,2, ve 3. bölümleri okumaları dileğimle :)

27 Şubat 2010

Verdiğiniz mesajın farkında mısınız?


Peki...

Neden taktiklere ihtiyaç duyuyoruz, herkese fikir soruyoruz, ve herkesten fikir alıyoruz, hatta fikri almakla da kalmıyoruz, bu fikirlere inanıyor, bir inanç haline getiriyor ve daha sonra teoride bırakmayıp, hayatımızın bir parçası haline getirip, uygulamaya koyuyoruz?

Biliyor musunuz?

Cevapları alalım..

“Tatktiklere ihtiyaç duyuyorum, çünkü aşk bir oyun ve oyun iyi stratejilerle kazanılır.”

“Arkadaşlara fikrini soruyorum, çünkü onların mutlu ilişkileri var, başarmışlar, nasıl başardıklarını öğrenmek güzel. Böylece ben de başarabilirim.”

“Herkese soruyorum çünkü fikir çeşitliliği önemlidir, böylece içinden en beğendiğimi seçebilirim, bana en uygun olanını.”

“Aslında inanmıyorum ama uygulamak istiyorum sadece. Denemek görmek istiyorum.”

:)

Aşkı bir futbol maçı gibi görmeye devam ettiğiniz sürece, süresi 90 dakika olacaktır. Belki beraberlikte uzatmalara gidersiniz. Hiç olmadı, penaltılarla bitecektir. Sonra da veryansın hakeme!

100 kişiye sorduk, aşkta nasıl davranmalı, bilmem kaç kişi şu cevabı verdi? Eğer aşk bir anketse, devam edin sormaya. Hatta 100 kişiyle kalmayın, 1000 kişiye daha sorun. Dünya yeterince kalabalık, soracağınız yeni birileri her zaman olacaktır.

Devam edin bu palavralara. Yok aslında inanmıyorum da, deneyip görmek istiyorum, sonucuna göre karar vereceğim. Birkaç aşkı tükettikten, aşkı kendime küstürdükten sonra. Durmak yok! Denemeye devam!

Bence bir durun. Bir bırakın. Devam etmeyin. Bugüne kadar bunları uyguladınız, ne geçti elinize? Bir fincan hayalkırıklığı, onu da karşı komşudan temin ettiniz, elinizde kalmadı.

Çok iyi anlıyorum sizi, çok yakından biliyorum neler hissettiğinizi, paniklerinizi, bocalamalarınızı, hüzünlerinizi. Biliyorum.

Gerçekten...

Ben de böyleydim çünkü, ben de taktiklerin peşinde koştum, en iyi antrenörü aradım 33yıllık hayatımın belki bir 32 senesi boyunca. Ben de oyun zannettim aşkı, ilişkileri, ben de sordum herkese, sordurdum, fallar baktırdım, öğrendiklerimi değil inandıklarımı uygulamaya geçirdim. Ben de kendini bilmeyen bir insandım bir zamanlar, henüz kendini keşfetmemiş.

Keşfetmenin sonu yok, onu da öğrendim..

İşte tam da bu nedenle, biliyorum.

Öyle değilmiş. Değilmiş. Ben 32 yaşımda öğrendim. Ama öğrendim. Deneyerek, yanılarak, sınayarak, sınanarak öğrendim.

AMA... kendimi denedim, kendim yanıldım, kendimi sınadım, kendim sınandım..

Bir başkasının fikirlerinin tezahürü olmadım.

Yine şunu da öğrendim.

Hiçbir şey için geç değil. Hiçbir zaman. 20’de de öğrenebilirsiniz, 23’de de. 40 olsa da öğrenirsiniz, 55 olsa da. Farketmiyor gerçekten. Yeter ki isteyin! Öğrenmek isteyin! Bilginin peşinden koşun. Deneyin, deneyim edinin, güvenin.

Duyuyorum ben sizi, merak etmeyin.

Ne duyduğuma gelince...Onu da sonrasında konuşuruz. Yalnız şunu bilin, sizin dile getirdikleriniz zamanında benimdi, sizin korkularınız zamanında benim korkularımdı, umarım benim başlangıcım da, zamanında, yani tam da şimdi, sizin başlangıcınız olur.

Yalnızca bir detay. İlişkinizi devam ettirmek için, ya da aşkınızı sağlamlaştırmak için, ya da yeni bir ilişki kucaklamak için başklarına her danıştığınızda, başkalarına yaptığınız her arayışınızda verdiğiniz mesaja dikkat edin.

Siz “Onu seviyorum ve devam etmek istiyorum, hayatımda bir ilişkim olsun istiyorum.” Mesajı verdiğinizi düşünüyor olabilirsiniz. Böyle öğrenmişsiniz.

Ama yanlış öğrenmişsiniz. :)

Öyle değil işte! Çok daha basit aslında, çok daha sade. Saf, yalın.

“Tekbaşıma yapamayacağım, başkalarına ihtiyacım var, benim bu ilişkiyi devam ettirecek gücüm yok, birileri bana yardım etmeli, çünkü ben bu konuda, belki de her konuda aciz bir kadın-erkeğim.”

Mesaj alenen ortada aslında ;)

Fosilleştirmeden değiştirmek lazım.

Bi de unutmadan, hayat bir satranç tahtası değil. Şah-mat durumu yok yani. Dimdik ayakta durmak sizin elinizde, zihninizde.. Kaleyi kaptırmayın yeter ;)

Duyduklarıma gelince...Bir sonraki yazıda devam ederiz sohbete. :)

26 Şubat 2010

TAKTİKSEL AŞKLAR


Bitmesinin son derece gerektiği, ve benim birtürlü bitiremediğim bir evliliğin içinde son derece uzun süren bir hapis hayatından sonra, bitirmeyi bildim.

Sonrası...

Başka bir zaman...

Bu yazının amacı bu değil...

Çok seviyorum yürüyüş yapmayı. Günde en az iki kere köpeğimle, ve her canım sıkıldığında da kendimle çıkar yürürüm Ankara’nın o en sevdiğim caddesinde. Hava güzelse, bir cafe’de oturur kahvemi içer, sigaramı tüttürürken etrafı izlerim. Bazen yazarım bir şeyler çok sevdiğim kurşun kalemimle..

Bazen haftasonları tekbaşıma çıkarım dışarıya. Bir pub’a gider birkaç tane bira içer, bazen kitap okur, bazen MA/DELTA programı için okumam gereken makaleleri okur, ders çalışırım. Bazıları güler bana, komik bulur..Ama yani, kelimenin tam manasıyla söylemek gerekirse,

Canım bira mı çekti? Evde sıkıldım mı? Şöyle keyifli bir yerde biraz vakit mi geçirmek istedim? Kim tutar ki beni benden başka? Ben de uzun zaman önce bıraktım tutmayı zaten. :)

Ve böyle anların tümünde gözlerim çiftlere kayar. Çaktırmadan, biraz sıkılganlık, biraz utangaçlıkla izlerim onları.

Birliktelikleri uzaktan izlediğimde o kadar enteresan şeylere şahit oluyorum ki! Sonra aklıma kendi ilişkilerimde yaptıklarım gelince, önce biraz bozulur gibi oluyorum, neden yürümediğini görmek acı geliyor tabi, ve en büyük dostumuz olan hayat bize her zaman doğruyu söylüyor..Ama sonra tebessüm ediyorum, hiçbir kırgınlık, kızgınlık ya da küskünlük kalmıyor içimde. Hiçbir zaman kin tutmayı bilmedim zaten ama kırgınlıklarıma tutunduğum çok olmuştu, artık onların arkasından su dökmeyi onlara güle güle demeyi, yolcu etmeyi öğrendim. :)

Ziyaretin kısası makbuldür ya hani!

Günümüzde ilişkiler bilgisayar oyunları gibi teknolojik yaşanıyor. Silahların çiçeklerin yerini aldığı dünyamızda, ilişkiler de aşktan çok bir savaşa dönüşmüş farkında değiliz. E hal böyle olunca kadına bakıyorsun, erkeğe bakıyorsun, sonuç değişmiyor.

Taktikler adeta havada uçuşuyor!

“Sakın affetme! Burnu sürtsün biraz!”

Bir paket selpak mendili gözyaşlarını silmek için kullanmış, sevgilisinin adını söyleyip söyleyip kalp çarpıntısı geçiren kadına:
“Umrunda değilmiş gibi davran, köpek olacak kapında, bak görürsün” diyen oniki kocalı hürmüz. – 7 az geldi :)

“Aaaaa! Sakın taviz verme kendinden. Yüz verdin mi astarını isterler! Akşam yatağa alma bak nasıl da indiriyor yelkenleri suya!”

“Abicim sana kız mı yok! Bak etrafına! Kadın milleti değil mi işte! Bu akşam başka bir kızla görün bak nasıl geliyo paşa paşa sana!”

“Hayır, ilk çalışında açma! Bütün gün onun telefonunu beklediğini düşünmesin!”

“Seni aradığında çok işin varmış, kapatmak zorundaymışsın gibi davran!”

“Manyak mısın sen? Niye hediye aldın ki şimdi durup dururken bu ne idüğü belirsiz adama?”

“Bu kadar erken güvenme!”

“Seni seviyorum, deme sakın” AMA SAKIN!!!

VS...VS...VS...VS..

Naçizane...

Bence...

Eğer aşıksam...

Affederim.

Umrumdaymış gibi davranırım, köpek yerine koymam, zaten bir köpeğim var, bir köpeğe değil, bir sevgiliyedir ihtiyaç.

Uzun süre kırgın kalamam.İstesem kalırım elbette de, neden kalayım????

Hala O’nu seviyorsam eğer, başkasıyla birlikte olmayı düşünmem.

Telefon çalar çalmaz açarım, beklediğimi anlasın ya da anlamasın umrumda olmaz!
Aradı ya sonunda!

Yalan söylemem. İçimden ne geçiyorsa söylerim. Öylece..

Sevdiğim adamı hediyelere boğabilirim.

Güvenirim. İlk dakikadan itibaren.

Ve seviyorsam, söylerim. O ister söylesin, ister söylemesin.

Hani Candan Erçetin diyor ya:
“Kırık kalpler durağında inecek var,”

Bana kalırsa ilerle şoför ilerde daha güzel duraklar var!

PS. Seviyorsanız bi SEVİN, SÖYLEYİN SEVDİĞİNİZİ, uymayın arkadaşlarınızın verdiği taktiklere! Savaşmıyorsunuz, AŞK bunun adı! Bütünleştiğiniz tek silah, Aşk Tanrısı Eros’un kalbinize sapladığı coşku dolu ok olmalı! ;)

24 Şubat 2010

İstemem ciddi ilişki, sıradan olsun, benim olsun, yeter...


Hemen herkesin hayattaki en büyük dileklerinden biridir ve sadece ciklet kağıtlarından yarattığımız, bir de üstüne inandığımız fallarda okumayiz bunu...

Aslında zihnimizden bir altyazı geçer durur sürekli.

Bir beyaz atlı prens gelecektir ve biz dünyadaki en güzel aşkı yaşayacağızdır.

Çok yakışıklı bir sevgilimiz olacaktır.
Eğer yakışıklı değilse de, kalbi çok güzel olacaktır, yüreği öyle dolu olacaktır ki, yüreğiyle bir başkasının yüreğine nasıl dokunması gerektiğini, o yürekte nasıl ve ne şekilde yer etmesi gerektiğini bilecektir.

İzin versek, yaşarız da!

Bunun önündeki tek engel kendimizizdir aslında.. Her şeyde olduğu gibi. Kişiyi kendisinden başka kimse engelleyemez. Aynı kişiyi kendisini sevdiği kadar kimsenin sevemeyeceği gibi..

İşin en tuhaf tarafı da ilişkileri kategorize etmektir:

Tek gecelik ilişkiler.
Yasak ilişkiler.
Ciddi ilişkiler.
Haydan gelen ama Huya giden ilişkiler =)

Tek gecelik ilişkiler...Bir arkadaş toplantısında, ya da bir pubda, ya da discoda yeşillenir..Rakının içine koyulan yeşil nane yaprakları gibi.. Kadın şuh bir bakış atar, erkek içkisini yudumlar. Olur da vasıl olursa bir konuşma hali, birlikte sonlanır geceleri. Şehvetin eseridir dokunuşları...öpücükleri...sevişmeleri...Çabuk alevlenen ama kontrolünü yitirmeyen bir orman yangını gibi..

Kapatıldıkları hücrenin soğuk taş duvarlarının baskısına daha fazla dayanamayan, bir yandan da alışılmışın dışına çıkamayan, dışarıda gerçek bir hayat olduğunu çoktan unutmuş, belki de bir daha sevilememekten, sevememekten korkan, demir kafesli küçük pencerelerden dış hayata açılan, huzuru ve mutluluğu kısa anlarla yaşadıkları avlu izinleriyle, evleri ve sevgilileri arasında volta atan yasak aşklar...

Belki bir tesadüfle başlayan, belki yılların dostluğundan varolan, belki eskiye dayanan, ya da tamamen yepyeni olan, önce hafif bir şaşkınlıkla başlayan, adım adım arşınlanan, her gün daha büyüyen, her dakika daha çoğalan, her dakika daha güvenilen, hedeflerin, hayallerin, düşlerin patikasında yontulmuş ve henüz yosun tutmamış taşlardan yaratılan, CİDDİ giden, CİDDİ düşünülen, CİDDİyete varan, CİDDİ aşklar..

CİDDİ kelimesi ne enteresan kelimedir aslında!

İşinizde ciddisinizdir, hiçbir detayı atlamazsınız, ama CİDDİ ilişkiden kaçarsınız.

Hayatta hiçbir şey korkutmaz sizi, bir masal efsanesi olsanız kikloplara, ejderhalara, sirenlere direnecek gücünüz vardır, ama CİDDİ ilişkiden korkarsınız.

Koşarsınız koşarsınız o aşkı yakalamak için, sonra CİDDİ olunca aşk vazgeçersiniz. Bir süre sonra yine koşmaya başlarsınız. Sonra o da biner CİDDİye, size yine yol yakınken kapıları önce açıp sonra kapatmak düşer. Anahtar yetmez kilitlemeye, bir de asma kilit vurursunuz kapının üstüne.

Ta ki kırılana kadar kilit, ya da paslanana.

Bul çilingiri bulabilirsen!Kendi kafasızlığının bedelini ödersin bir de! Kendin açamazsın, küsmüştür kapı sana, yardım dilenirsin ordan burdan...Ne acı!

Neyin kavgasıdır bu? Neyin derdidir? Neyin kaçışıdır ya da neyin takibi?

Ne kadar da bol keseden dağıtıyoruz, harcıyoruz aşkları, tüketiyoruz, yollara vuruyoruz kendimizi. Bir yerde duramıyor, bir yere tutunamıyoruz.

Kendi kafamızda bir ilişki yaratıyoruz, tuvale resmediyoruz, ardından yarattığımız eseri seyretmekten yoruluyor, bir köşeye atıyoruz.

Sorulduğunda, “ben ciddi ilişkilerde hep böyleyim” diyoruz!

CİDDİ İLİŞKİ???

Böyle bir sınıflandırma var mı doğada acaba?

Mesela siz hiç....

Ciddi gül, öylesine gül gördünüz mü?

Hiç ciddi bir dağa tırmandınız mı?

Ciddi bir gölün kenarında piknik yaptınız mı, yoksa hep öylesine göller de mi salladınız oltanızı suya?

Hiç çayırlarda otlayan ciddi koyun gördünüz mü?

Ya güneş hiç ciddi ya da ciddiyetsiz bir şekilde doğdu mu?

Uzar gider yine bu liste..

Gerek de yoktur uzatmaya..

BASİT ya da CİDDİ ilişki yoktur. En azından benim lugatımda.

İlişki ilişkidir, tek gecelik de olsa, yasak da olsa, ciddi de...

Bir gece de sürse, bir ömür de..

Adı üstünde ilişkidir.

Ne kaçmak gerekir, ne korkmak..

Aslında açık ve nettir.

Var mısın? Yok musun?

Soruya net cevap vermek gerektir!

Gel-git’lere kapılmamak..

PS. Olur da bir gün siz de EGO tuzağına düşerseniz, koşullanmaların, koşulların kölesi olduğunu farketmek adına, azıcık soluklanın şu fotoğraftaki bankta. Bir düşünün bakalım, kimden, ne için kaçıyorsunuz? Nedir alıp veremediğiniz karşınızdaki ile, ya da büyük ihtimal kendinizle?

23 Şubat 2010

Gözyaşı lüksümüz...



İlle bedenlerin ölmesi midir ölüm? İlle o zamanlarda mı yad ederiz zamanında tutunduğumuz anıları? İlle kişiler mi ölür hayatta?

Öldükten sonra ille de yaşam durur mu? Soluk almaz mı bedenler? Nefesiniz ciğerlerinize dolmaz mı? Düşünemez misiniz?

Ben biraz farklı düşünüyorum bu konuda...

Nasıl mı?

Dinlemek ister misiniz?

Birçok defa öldüm bu hayatta. Bir çok defa yaşadığımı hissetmedim. Hani böyle uzun süre aynı pozisyonda oturursunuz da, bir süre sonra ayağa kalktığınızda, ayaklarınızı hissetmez olursunuz. Tatlı bir uyuşukluk hissidir vuku bulan, aynı zamanda da paniklersiniz haliyle. Geçici de olsa bir uzvunuzun felç olmuşluğuna tanık olmak pek de hoş bir tecrübe olmasa gerek.

İnsanlar da böyle. Bir gün ölüler, bir gün diri. Ve hayat akıp gidiyor avuçların içinden...Bir de hızı seviyor, nasılsa emniyet kemeri var hayatın, öyle hızlı seyrediyor ki, yetişmenin pek mümkünatı olmuyor ne kadar hızlı koşarsanız koşun ardından. İster yaya, ister uçakla.

İlle kalbin durması, beynin artık fonksiyonlarını yerine getirmemesi ile tecrübe edilmiyor ölüm.

Binbir çeşit ölüm var ve bizler her gün tecrübe ediyoruz.

Hayat gibi, ölüm de doğal aslında..

Hayaller de ölüyor, aşklar da..
Emekler de ölüyor, çabalar da..
Güven de ölüyor, inançlar da..Yalan olunca!

Gözler de ölür, bilir misiniz?

Ağlayamamaktır gözlerin ölümü. Gözlerle birlikte hisler de ölür.

Ağlayanı hafife alırız, aşağılarız,ezeriz, acırız, yerin dibine sokarız, mızmız etiketi yapıştırırız ya!

hani!

Biz güçlüyüzdür, sağlam basarız ya!

Oysa ne kötü bir ölümdür, ne elimdir ağlayamamak. Gözyaşlarını dilediğince akıtamamak...

Nefes devam eder, kalp atar, beyin çalışmasını idame ettirir...Görünürde bir problem yoktur aslında.. Gözlerden yayılır sahte gülüşler. İnci gibi dişlerin mağarasından atılır korsan kahkahalar.

(Şunu yazarken bile tebessüm edebiliyorsam eğer ne mutlu bana, sizler de okurken tebessüm ediyorsanız ne mutlu size!)

Benim ettiğim tebessüm, sizinkiyle buluştuğunda doğar kıymetlimiz olması gereken duygular.

İnsani yönümüz...Bize inanslığımızı hatırlatan...

Ve gözyaşları, kıymetlimiz olması gereken duygularımızın nemidir, besinidir, nefesidir aslında..

Ve bunu bilse bilse, uzun bir süre tek gözyaşı dökememiş, katılaşmış, duygulara hasret kalmış, zayıflıklarını oldukları gibi ortaya koyamamış İNSANlar bilir anca.

Bir nevi kral – kraliçe piyesi sergilemişler anlar beni.

Oysa güç ve zayıflıklarımız hayatımızın her deminde birer çay yaprağıdır. Birisi siyah çayken diğeri kokusuyla keyiflendirir yudum yudum içtiğimiz çaylarımızı.

Ve gücümüzle birlikte zayıflıklarımızı da kucakladığımız an, ne farkeder ki ha şekersiz olmuş, ha tek şekerli...

Keyfini sürmek lazımdır...

Gözyaşlarını akıtabilme lüksünde bile bir keyif vardır.

22 Şubat 2010

Yabancıydım Kendime


Kişiler enteresan.Kişilikler daha da!

Biraz mutlu oldunuz mu sorgulamaya başlıyorlar her şeyi. Merak ediyorlar.

Aynı yaşlı teyzelerin perdelerin arkasına gizlenip sokağı gözledikleri gibi, ya da kapıdaki küçük delikten sizin hayatınıza meraklı bir bakış attıkları gibi.

Hani evinize kim giriyor, kim çıkıyor, o tanıdık adam mı geliyor sürekli yoksa bir yabancı mı? O sarışın kızı pek gözüm tutmamıştı zaten, bu esmer daha yakıştı komşunun oğluna, cinsinden.. =)

Çevremdeki insanlardan, arkadaşlarımdan, dostlarımdan hatta ailemden hep aynı şeyi duyar oldum:

BU KADAR ENERJİYİ NEREDEN BULUYORUM????
NEDEN BU KADAR MUTLUYUM?
NASIL OLUYOR DA KENDİME BU KADAR GÜVENİYORUM?
NASIL OLUYOR DA HER ŞEYE YETİŞEBİLİYORUM?

Sever misiniz aynaya bakmayı? Uzun uzun seyreder misiniz kendinizi aynada? Değişik mimikler yapar misiniz aynaya bakarken? Misal nasil bakarsam daha etkileyici olur vs. gibi? Hazirlanmakta oldugunuz bir sunumu ayna karsisinda okuyup prova eder misiniz?

Kisacasi aynalarla barisik misiniz?

Öyleyse eğer, ne mutlu size! Keyfini cikarmaya bakin ;)

Aksi takdirde..

Hiç aynaya uzun uzun bakıp da kendinizi tanıyamadığınız, tanımakta zorlandığınız, o görüntüye ve görüntünün arkasındakilere tutunmakta zorlandığınız oldu mu?

Ya aynalarla yüzleşmek istemediğiniz zamanlar? Aynalardan kaçtığınız, düşmandan kaçar gibi, aynadaki aksinizden?

BENİM OLDU!

Çalışma masamda oturur, çalışır, müzik dinlerdim. Çalışmak tek dayanağımdı. Hayatımda sevdiğim, bana ait olana hayran olduğum tek noktamdı.

İŞİM.

Bana ait olan, nefret ettiğim her şeyden kaçışımdı. Çok çalışıyordum. Ama çok..Hiçbir işim yoksa, kendime yeni işler çıkarıyordum.

Zevk aldığım hiçbir şeyi yapmıyordum. Bana hayatımın sevmediğim yönlerini ufacık da olsa, bir kırıntı ile bile hatırlatacak hiçbir şey.

Kitap okumuyordum, yemek yapmıyordum, alışverişe gitmiyordum, arkadaşlarımla çıkmıyordum..

Tek yaptığım...

Çalışmak ve müzik dinlemekti...

Sonra bir akşam sevdiğim şarkılardan birindeki tek bir dize dayanağım oldu.

“People staring at the mirror facing someone else!”

O kadar bana aitti ki, ondan kaçamadım. O kadar uzun zaman olmuştu ki...Kendimle yüzleşmediğim,yüzleşemediğim, hayatımın sevmediğim noktalarına dokunmadığım, dokunamadığım, tiksindiğim..Gökyüzüne bakıp da yıldızları seyretmediğim...Aydede ile konuşmadığım..

Oysa çok severdim hem küçükken, hem gençken...

Gece başımı kaldırıp da gökyüzüne baktığımda, dilerdim olmasını istediğim her şeyi..
Sanki daha bir yakın hissederdim o zamanlar kendimi...O büyük güce ve güvene..

Neden geceleri tercih ederdim, neden yıldızları ve ayı? Bilmem..

O kadar uzun zaman olmuştu ki sevdiğim gecelerde uyukladığım ve uyumaktan kendimi alamadığım...Gözlerimi sıkı sıkı yıldızlara, ayın hallerine, Tanrı’ya ve hayata, dualara, umuda, düşlere, hayallere kapadığım...

Ve...

Duydum...

“People staring at the mirror facing someone else!
Others doing what they shouldn’t.
It was someone else.
People’re lying cause they’re trying to someone else.
It’s not you I see with that guy, must be someone else!”

Kabus bitmemişti ama ben uyanmaya karar verdim..Yeniden doğmaya...Zor olacaktı belki, belki kolay..Belki kendimi hiç bulamayacaktım bu arayışta, belki de o anda zaten çoktan tekrar varolmuştum..

Bir hayat kurdum kendime şarkı dizelerinden...Aynaya baktığımda kendimi görmek için.

Olduğum gibi...

Kendimi sevmek, kendime aşık olmak için..

Yapmamam gereken şeyleri daha fazla yapmamak adına..Yapmam gereken şeyleri daha fazla ertelememek adına...

Ben doğdum, yeniden doğdum, tanımadığım bir yabancıdan doğdum. Aynaya baktım ve kendime dürüst oldum. Ve tahammül edemediklerimin içinden çekip çıkarttım kendimi..

Kısacası,

Kendime, uzattığım el kendimin oldu.

PS. İşte böyle başladı HER ŞEY! BENİM HER ŞEYİM!

21 Şubat 2010

MAİ -- Nazlı Ve Peri Kızı Bölüm 3



Bir önceki bölümde neler olmuştu, hadi hatırlayalım.

Nazlı nihayet karşısında bir peri olduğuna inanmıştı fakat Hiraiana o kadar kızmıştı ki – bir peri ne kadar kızabilirse yani - Nazlı’ya okkalı bir ders verdikten sonra üç hafta süresince, tekrar enerjisini toplayana kadar kendi gezegenine doğru gökyüzüne doğru yükselmişti, bir güvercin formunda. Bizim Nazlı’ya da üç hafta süresince “ellerim bomboş, yüreğimde bir sızı” şarkısını söylemek kalmıştı...Eee, ayağına gelen mucizeyi kendi ayaklarınla tepersen, olacağı budur ama değil mi?

Hadi bu hafta Hiraiana’nın geride bıraktığı Nazlı’nın hayatında neler olmuş, birlikte okuyalım.

Hiraiana gittikten sonra Nazlı o haftayı işyerinde çalışarak geçirdi. Zaman birtürlü geçmek bilmiyordu, Hiraiana aklından birtürlü çıkmıyordu.

Bir de garip bir heyecan vuku bulmuştu Nazlı’nın yüreğinde. Midesinde kelebekler pır pır pır diye uçuyor ve bunun sebep olduğu durumdan dolayı Nazlı yemeden içmeden kesiliyordu.

İnternette araştırma yapmaya başladı.. “Hiraiana”. Google’a yazdı peri kızının ismini. “Hiraiana”. Google’da çıkan sonuçlar pek içaçıcı değildi. Japon dilinin Hiragana alfabesinden başka ulaşabildiği bir sonuç çıkmamıştı.

Bütün bir hafta böyle geçti gitti. Her sabah kalktı, çiçeklerini suladı, kahvesini içti, duşunu aldı, giyindi, evden çıktı. İşyerine gitti. Çalıştı, eve döndü ve çalışyama devam etti. Ama sanki aklı başka bir yerlerdeydi.

Hiraiana’da.

Sürekli perinin güzel yüzünü düşünüyordu. Ve söylediklerini.

“Bir an beni hayatında istiyor, sonrasında istemiyorsun. İstediğin şeylerden sıkılıyorsun ya da korkuyorsun. Sence bir mucize senin hayatına ne kadar dayanabilir?” demişti peri.

Cumartesi sabahı erkenden uyandı Nazlı. Pijamalarını çıkardıktan sonra güzel bir duş yaptı ve suyun altındayken, sürekli dua etti. “Lütfen Tanrım, Hiraiana hakkında bir şeyler bulmama yardım et.”

Sonra köşedeki kahve dükkanına kadar yürümeye karar verdi. Bu haftasonu çok çalışması gerekiyordu. Kahvesini alıp evine döndükten sonra, her zamanki pet şişesine suyu doldurup balkondaki çiçeklerini sulamaya gitti. İpekçiçeklerinin saksısına sıra geldiğinde, içinde garip bir kıpırdanma hissetti. Gördüğü şey bir tesadüf müydü, yoksa gerçek mi bilemeden uzattı elini, ipekçiçeklerinin üzerinde pırıl pırıl parlamakta olan bir tek güvercin tüyünü alıp, güneşe doğru kaldırdı.

Sabah güneşinin sevgi dolu ışığına doğru kaldırdı tüyü! “Evet!” dedi. Bu Hiraina’ydı. Kendisi gelememişti ama güvercin formunda gelmişti ve bir parça tüyünü bırakmıştı.

Çok sevindi Nazlı ve hemen çiçekleri sulamayı bitirip eve girdi. Hiraiana’nın elle tutulur gerçekliğiyle, kahverengi benekli, beyaz tek tüy tanesiyle.

Kendini koltuğa bıraktı ve önündeki sehpaya da tüyü koydu. Uzun uzun baktı parıl parıl parlayan tüye. Peri kızı onu bırakmamıştı, kızmıştı, gitmişti belki ama hâlâ orada, onu düşünüyordu. Ve orada olduğunu, Nazlı’yı gözettiğini de bilmesini istiyordu.

“Hayatımda bir mucize var! Mucizeler gerçek! Benim mucizem Hiraiana!” derken...


Cep telefonunun melodisi doldurdu salonu. Çalan telefonun ekranına baktığında, cevap verip vermemekte tereddüt etti Nazlı. Numara hiç de tanıdık değildi, üstelik yurtdışından aranıyor gibi görünüyordu. Ama öyle de değildi. Garip bir numaraydı. Ekranda Japon alfabesindeki karakterlere benzer kendisine hiçbir mana ifade etmeyen formlar yanıp yanıp sürüyordu.

Telefon çalarken, uzun zaman önce izlediği ve çok da tırstığı film, Cevapsız Arama, geldi aklına. Tereddüt ediyordu açıp açmamakta.

Bir de şu virüs hadisesi vardı, telefonlara dadanan..

Korkuyordu yani.

Derken sustu telefon!

Nedendir bilmez, çok derinden gelen bir “Oh!” çekti Nazlı. Hani peşinizde bir katil olur, kovalar sizi kabuslarınızda, bıkkınlık gelir kaçmaktan ama birden peşinizi bırakır, bir rahatlama hissedersiniz. Onun gibi işte.

“Yanlış oldu, herhalde...” dedi. Gazeteler, kahve ve sigarayla sabah keyfi yapmak üzere kahvesini tazelemek için mutfağa doğru giderken bir mesaj uyarı sesi geldi telefonuna. Koridordan geri döndü. Telefona baktı. “1 gelen mesaj”.

Elinde kupasıyla mutfağa doğru yürürken açtı mesajı. Sırtını duvara dayayıp yavaş yavaş yerdeki karo taşların üzerine çöküp elindeki kahve kupasını yere istemsizce bırakmasından ve faltaşı gibi açılmış hayret okunan gözlerinden de anlaşıldığı üzere mesaj pek de sıradan değildi.

Tekrar tekrar okudu mesajı Nazlı.
“ Ben Mai. Tekrar aradığımda telefonu açacaksın. Yerinde olsam o pis tüy tanesini de daha fazla elimde tutmam, çöpe atarım! Sayanora!”
Mai...
Mai...
Mai..

PS. Mai...Kim ola ki?

20 Şubat 2010

İKİGEN YALNIZLIKLAR


Çok korkutucu bir şey değil mi? Sürekli birisine bağımlı olma durumu. Elele, dizdize, dip dibe olmak, sürekli aynı havayı solumak, aynı kaptan iki ayrı kaşığı daldırıp çorba içmek gibi..

Herkesin kendine ait bir alanı, bir çerçevesi, bir sınırı, herkesin kendine ait bir hayatı olmalı. Sadece kendisiyle paylaştığı, sadece kendisini yaşadığı özgürce, maskelere gerek kalmadan.

Birliktelikler çok güzel bir şey. Aşk çok güzel bir şey, ama kişi kendisini koruyabildiği sürece. Yanlış olansa bizim o kişiden sürekli maskesiyle gezmesini istememiz. Ya da bizden bunun talep edilmesi. İlişkinizde bunun ayırdında mısınız? Bir sorgulayın bakalım.

Biz kadınlar, kazandığımız paranın büyük bir bölümünü kozmetik ürünlerine harcıyoruz. Neden? Çünkü aslında bütün gün bir maske ile geziyoruz. Önce fondöten, arkasından pudra, hatta kapatıcılar, sonra far, sonra kalem, sonra rimel, allık ve ruj’la maskelediğimiz yüzlerimiz elbette ağır geliyor bize bir süre sonra. Güzel olan her şeyin bir zamanı olduğu ve zamanı geldiğinde vazgeçmeyi kabullenmek gerektiği gibi, biz de akşamları yatmadan önce bu makyajı temizlemek zorundayız.Yani zorunda değiliz de, temizlemediğimiz zaman cildimizi kaybedecek olmanın da bilincindeyiz. Öyle olmalıyız, öyleyizdir umarım. Temizleyici köpükler, jeller, sütler, göz makyajı temizleyicisi solüsyonlar, ve ardından tonik ve nemlendirici kremler. Sonra nefes alan bir cilt..Aldığı her nefesle canlanan, kendini yenileyen..

İlişkiler de böyle aslında. Gidene, uzaklaşna “DÖN” demek aslında onun yenilenmesine, nefes almasına taktığımız bir çelmeden öte bir şey değil.

İlişki demek, aşk demek, sevgi demek, bağımlılık demek değil! Bunun ayırdına bir varabilsek. Hayatımızın ne kadar güzelleşeceğini, nasıl canlanacağımızı ve nefes almanın güzelliğini tekrar yeni baştan keşfedeceğimizi bir bilsek. Aynı anne karnından çıktığında ciğerlerine ilk havayı çeken bebek gibi hayat dolacağız aslında..Bir görebilsek!

Her dakika birlikte olmak, sürekli birlikte aynı şeyi yapmak, hatırı sayılır vakitlerimizi takdire şayan bir şekilde sadece onunla geçirmek...

Bu ölümdür aslında. Kişiliğimizin, benliğimizin, keyiflerimizin, isteklerimizin, BEN’in ölümü..

BEN'in BİZ'e dönüşümü.

Oysa tam da vaktinde BİZ olmalı, tam da vaktinde BEN kalmalıyız!

Kişiye yaşam hakkı tanımak lazım. Anlamayanın poposuna da bir şaplak atmak lazım ki, hayatın enerjisini tekrar içinde hissedebilsin.

Bana iyi bir şaplak inmiş anladığım kadarıyla, zamanında! Bundandır yalnızlığımın keyfini sürmem :)

İkigen ilişkilerimizdeki yalnızlıklarınızın kıymetini bilin, keyfini sürün. Bir kadeh içki alın, bir kahve koyun kendinize, sigaranızı tüttürün keyifle, eğer içiyorsanız, kitap okuyun, çok sevdiğiniz bir filmi bir kere daha izleyin kahkahalar atarak ya da ağlayarak...Hiçbir şeyi düşünmek zorunda kalmayın, kendinizden başka. Küfür etmek istiyorsanız küfredin, hayal kurmak istiyorsanız kurun, resim yapmak istiyorsanız yapın. Susmak istiyorsanız susun, konuşmak istiyorsanız konuşun.

Ama hala uyumak istiyorsanız hayata, o zaman gidin birilerine takılın, kendinize bir ilişki bağımlılığı yaratın. Hem kendinize hem o kişiye hayatı zehir etmeye devam edin. Önce yüzyüze başladığınız, dudaklarınızın buluştuğu ilişkinizde bağımlılılığı devam ettirin ama sırt sırta oturun. Arkanızı dönün.

Olacağı bu çünkü...

Er ya da geç farkeder mi?

Çocukları izleyin. Çocuklar her şeyi öyle güzel şekilde anlatırlar ki aslında da biz görmek istemeyiz. Büyüdük ya!

Çocuklar oyuncakları sever. Beğendikleri bir oyuncakla bir süre oynarlar ama sonra sıkılırlar. Yenisini isterler. Biz kızarız çocuklara maymun iştahlı diye.

Oysa doğrudur bir çocuğun bakış açısı. Hiçbir şeye tutunmamak lazımdır hayat adına, kendimizden başka. Sıkıldığında biraz geri çekmek lazımdır kendini. Çocuk belki başka oyuncak arar ama eski oyuncağını atmaz. Hatta olur da anne baba atarsa arkasından döktüğü gözyaşının haddi hesabı olmaz!

Çocuk gibi olmak lazım bu dünyada, çocuk gibi nefes almak..Çocuk gibi kendin kalmak.

Sahte düzenlere, maskelere karşı ayakta kalmanın tek çaresi buysa eğer, bir daha gözden geçirin derim ben ilişkilerinizi.

Eşinizi, sevgilinizi ya da aşkınızı toprağı kazıp gömmek yerine, bir güvercinin kanatlarında havaya salmak..

Bir yanda nefessiz kalmak, bir yanda daha çok nefes almak?

Hangisini tercih edersiniz?

Bir düşünün bence..

PS. Nazlı ve Peri kızının macerasını bekleyenler..Gelecektir merak etmeyiniz :)

18 Şubat 2010

Seninle Ya da Sensiz


Ta derinliklerden bir yerden “Canımmmm” dediğiniz kişi, bir gün gelir, çeker gider hayatınızdan..

NEDEN diye sorarsınız günlerce, haftalarca, hatta belki yıllarca...

Belki maskeli bir süvariydi, belki nazik bir şövalye, belki bir büyücüydü, belki bir yolgezer..
Belki savaşa gitti, belki başka bir kadının yatağına girdi, belki kadim kitabını kaybetti büyüleyemedi artık sizi, belki de sadece gitme zamanı gelmişti.

Ne senaryolar yazarız böyle zamanlarda değil mi?
Neler neler geçer kafamızdan?

Keşkeler yer bitirir beynimizi. Tam da zamanında verdiğimiz haklı tepkilerimiz için yalan pişmanlıklar yaşarız.

E kolay değil tabi alışkanlıklardan kurtulmak!

Belki bir gece, belki bir gün, belki bir hafta, belki bir ay, belki bir sene, belki bir ömür baş koymuşsunuzdur aynı yatakta iki ayrı yastığa.

Fotoğraflarla çerçevelediğiniz mutlu anlara şöyle bir göz atarsınız; kötü anlar çerçevelenmez hiçbir zaman.

İyi ki de öyle olur!

Hiç de gereği yoktur ilişkinize ölüm getiren kâbusların tekrar tekrar yaşanmasına.

Ama aldanmamak lazım fotoğraflara. Kanmamak, ikna olmamak.

Fotoğraflardır bize acı veren, mutlu anlarımızdır.

Ve biz kendimizi suçlamaya devam ederiz.

Nasıl ilişkimizi iki EŞİT ayrı parçaya bölemediysek, hep kendimize daha çok istediysek, bitmişlikte de EŞİTLİK düşmez payemize.

Terazinin ağır çeken kefesinde geçmişe bakıp bakıp gözyaşı dökeriz.

Oysa hatalıdır o terazi! Güvenmemek lazımdır. Ayarlarıyla oynamıştır terazinin sahibi. Öyle olmasını istemiştir çünkü.

Bir ilişki ister tek gecelik olsun, ister bir sürelik, ister bir ömür..

Başlarken de, biterken de eşittir terazinin kefeleri..

Ne suçlamak, ne suçlanmak lazım gelir.

Bize gereken şey,kabul etmektir.

“Seninle ya da sensiz” olan hayatımızı sevmek, sıkı sıkı sarılmak gerekir.

17 Şubat 2010

KULAKTAN KALBE


Yaşam ne kadar zalim değil mi? Ne kadar da karanlık oluyor bazen! Yıldızlar ve ay görünmüyor perde çektiğimiz gözlerimize..

Bazen altından kum tanecikleriyle doldurduğu huzur veren bir sahil, bazense dev ağaçların toprağın derinliklerinde kök saldığı, kuytu, ürkütücü bir orman.

Yüklenilmiş anlamlar..Oysa ormandır kadim ağaçların dallarında binbir çeşit zenginliği ve masal perilerini barındıran. Ormandır masalların mekanı.

Ya Tanrı? Ne kadar acımasız olabiliyor! Evren’in olanakları sonsuz ama dışlamış bizi, garezi var besbelli, kavramıyor elleriyle birtürlü.

İsyan ediyoruz! NEDEN BEN! NEDEN?

Bazen..

Her seferinde son bir şans istiyoruz. SON BİR ŞANS!

Tam da durduğu yerde, zalim Hayat her gün ne gibi zorluklar, kötü düşünceler yüklüyor hayatımıza!

Ve bunu Hayat yapıyor, Tanrı yapıyor, Evren yapıyor!

Bize o SON ŞANS’ı tanımıyor asla!

Mı acaba?

Hadi şöyle bir hayatımıza bakalım, uzaktan, dokunmadan, rahatsız etmeden, tepki vermeden.

Madem seyirci koltuklarında oturuyoruz senelerdir, seyirciyiz kendi hayatımıza,
Üç boyutlu gözlüklerimizi takalım.

Bir Hayat’ı dinleyelim önce.. Olduğu gibi. Öylece..

Ama dinlemeyi bilerek, işiterek, duyarak, kavrayarak..

O kadar çok şeyi işitiyoruz ve duymuyoruz ki!

Yani duymuyoruzdur umarım!

Kulaklarımız sadece körelmiş birer duyu organı olarak görev yapıyorlar.

Nasıl beynimizin bir kapasitesi varsa, kulaklarımızın da bir duyma ve kavrama kapasitesi var bence..
Hani derler ya, zihninizdeki yabanotlarını temizlemediğiniz sürece döngüsel olarak aynı şeyleri yaşamaya devam edersiniz. Ama biz temizlemek ne güne dursun, üşengeçliğimizden, tembelliğimizden, hatta fazlaca barındırdığımız inançsızlığımızdan, güvensizliğimizden o yabanotlarına tutunmaya devam ederiz. Hayatımızda eksilmesinler isteriz, güvencemiz olsunlar geleceğimize..

Oysa onlardır bizi bu hale getiren..

Zihnimizin yabanotları...

Aynı kulaklarımızın içinde yankılanan pas tutmuş sesler gibi. Ve bu seslerden her gün yüzlercesi hücum ediyor kalemize. Buna hangi kulak dayanır?

Sabah başlıyor kulak pası artıran sesler silsilesi. Trafikte kornalar, edilen küfürler, radyolardaki sabah programlarında yapılan manasız gevezelikler.

Az müzik, çok konuşma...Ama boş konuşma!

Sır oluyor kulaklarımıza gürültüler. Dedikodular, arkadan konuşmalar, eleştiriler, yapmacık “canım cicimler” Daha da içeriye gidiyorlar, Dudaktan Kalbe değil, Kulaktan Kalbe akıyor ifadeler.

Ama biz insanoğlu bununla da yetinmiyoruz..Akşam eve gidiyoruz, önce anchor man’lerin bozuk Türkçesi ile yüklemeye devam ediyoruz enerjiyi.
Nasıl bir enerjiyse! İçimiz eziliyor! Ve Türkçe’nin bozukluğuna bile güler, bunu bir espri niyetine yutar hale geliyoruz. Alıştık ne de olsa İvedikvari ifadelere!

Can kulağıyla dinliyoruz.

Ramiz Dayı bugün ne mesajlar verecek? Samanyolu’nun Nejat’ı aşkını daha ne kadar gizleyecek? Ali Rıza Bey daha ne kadar bağıracak, telefonları fırlatacak, zavallı Ayşe ne kadar daha altına işeyecek? Behlül Bermuda Şeytan Üçgeni’nde ne gibi aşklar vaat edecek? Muzaffer Bey öfkesini hangi sözlerle sarfedecek?...

Böyle böyle işte..

Böyle böyle alışıyoruz seyretmeye, seyirci koltuğuna gömülmeye, iş kendimize gelince, elimizde mısır kovası, seyre dalıyoruz hayatımızı..

Zaten aşka inanmadığımız, sevgiye inanmadığımız hayatlarımızı, bütünlüğe inanmadığımız benliklerimizi dizi replikleriyle her gün biraz daha parçalıyoruz.

Sonra da...

“Nolur Tanrım! Nolur bir şans daha ver bana!”

Oysa hatırlar mısınız bilmem.. Benim çocukluğumda dansa davet diye bir oyun vardı. Kızlar hoşlandıkları ya da çocukluk aşklarını dansa davet ederlerdi. Hiç korkmadan öylece.. Tamamen kendi isteklerine bağlı olarak. İçlerinden kim geçiyorsa. Öylece..

Tanrı’yı hayatımıza davet edeceğimiz yerde, kendimizi Tanrı’ya davet etsek de, o şansı kendi kendimize tanısak, versek..

Daha iyi olmaz mıydı?

Şu kulaklarımızın pasını bir silsek..

İstedikten sonra gözler yetmez mi her şeyi anlatmaya..?

Konuşun kendinizle. Anlatın yürekten isteklerinizi. Geçin aynanın karşısına, bakın gözlerinizin ta derinliklerine! Söyleyin söylemek istediklerinizi. Size sizden başka kim gülebilir ki!

Gülmeyin, biraz ciddiye alın kendinizi Kİ, hayat da sizi ciddiye alsın. Biraz da sizin sesinizi duysun kulaklarınız! YÜREĞİNİZİN SESİNİ!

Boşverin Behlülleri, Bihterleri, Leylaları, Ferhundeleri..

ÖYLECE... OLDUĞUNUZ GİBİ...

Artık kamera arkasına geçip idareyi ele alma zamanı gelmedi mi?

16 Şubat 2010

Özür dilerim geç kaldım katılabilir miyim?



Dünyanın en mutlu erkeği ya da kadını olmak...
Bir zamanlama meselesi aslında.

İşe geç kalmak..
Okula geç kalmak..
Eve geç kalmak...
Evliliğe geç kalmak...
Aşka geç kalmak...

“Seni seviyorum!” demek için geç kalmak..Sonra aynı Yıldız Usmanova ve Yaşar’ın birlikte yaptığı düetteki gibi, gidenin arkasında hüzünlü nağmeler çalmak..

SENİ SEVERDİM...!!!!

Dİli geçmiş zaman..Ne çok şey barındırır içinde!

Seni severdim...Şimdi sevmiyorum, sevemiyorum...Sevmeyeceğim..

Sürekli bir şeylere geç kalmışlık duygusu içindeyiz.
Oysa hiçbir şey için geç değil şu hayatta!

HALA SÖYLEYEBİLİRSİNİZ!!!

Size engel, sizden başka kim var şu dünyada?

Şarkılarda hatırlamaya, şarkılarla hatırlamaya, şarkılarla geçmişte bırakmaya gerek yok aslında. Şarkılarla içip sarhoş olmaya, surat asmaya..

O kişi sadece bir mesaj uzaklığınızda...

Bir dinlesek hayatı olduğu gibi, bir baksak hayata, bir sevsek...
Bir düşünsek, ama GERÇEKTEN DÜŞÜNSEK!

İki dudağın arasına bakan bir tebessüm ya da “seni seviyorum” ifadesi için geç olabilir mi?

Güneş, ona ettiğimiz bunca ihanete rağmen her sabah ışıldatmıyor mu dünyamızı?
Hiç bıkmadan, hiç kin tutmadan..

Güneşin zararlı ışınları bile yalnızca insanoğlunun kinini anlatmıyor mu yakarken tenlerimizi?

Ve bizler hep bir bahane bulabiliyoruz yaşamak için...

Hiç bulamazsak “Benden geçti artık.” diyoruz.

Ve hayat bize gülmeye devam ediyor.

Sevgi ne zaman sizden geçer?

Geçer mi? Geçmeli mi?

İnsan sevdiğini saklamalı mı, yoksa haykırmalı mı?

Bir düşünün derim ben...
İYİ DÜŞÜNÜN AMA!

PS. Umarım bulursunuz GERÇEKTEN içinizden gelen cevabı! Niye saklıyorsunuz, onu da hiç anlamam ya zaten!

14 Şubat 2010

Hiç üzülmeyin bir sevgiliniz var...Onun adı HAYAT


Kim ne derse desin, ne konuda ikna edici olmaya çalışırsa çalışsın, istediği kadar “umrumda değil” bahanelerinin arkasına gizlensin..

Bugün önemli bir gün!!!

İster bir sevgiliniz olsun, ister olmasın...
İster hayallerinizdeki aşkı yaşayın, ister yalnız olun..
İster yabancıların “take a break” mevzusunu yaşıyor olun, ister sımsıkı bir beraberlik...

Bugün önemli bir gün..

Çünkü kategorize edilmiş bir hayatta, kategorize edilmiş insanlarla, kategorize edilmiş günleri yaşıyoruz.

Sabah bir şarkı dinliyordum. Eskiden Zerrin Özer’den dinlerdik, şimdi şeker Hepsi kızlarından.

“Bana bana bana hep bana hep bana bana!”.

Şimdi birileri çıkacak diyecek ki, “Eeeeee Rana Hanım, siz demiyor musunuz BEN önemlidir” diye.. :)

Diyorum! EVET! Hatta bağırıyorum! BEN ÖNEMLİDİR!

Ama BEN ve HEP BANA arasında yaman bir çelişki vardır.
Ve aslında bugüne “HEP BANA” prensibi (!) hükmeder!

Aynen zamanında zalim İmparator II. Claudius’un Roma’ya hükmettiği gibi.

Çünkü “BEN” safken, masumken, “HEP BANA” zalim ve talepkardır.

Kalp kutuların içine koyulmuş kalp çikolatalar, önünüze yakışıklı garsonların servis ettiği kalp şeklinde pizzalar, ve kalbinizi teslim ettiğiniz kan kırmızısı gonca güller size “BEN”in saflığını anımsatıyorsa, ne mutlu size!

Mutluluğu keşfettiniz demektir! İşte mutluluk bu kadar basit!

Bu nedenle TEKEL işçileri 61 gündür grevdeler! Bu nedenle sokaklar AÇ insanlarla dolu. Bu nedenle anneler-babalar kaybolan evlatlarının ardından gözyaşı döküyor. Bu nedenle ŞEHİT oluyor askerler.

Bu insanlar mutsuzlar çünkü onlara kalp şeklinde çikolata, kalp şeklinde pizza ve gonca güller vaat edilmemiş.

Sevgilisi olmayanlar bu nedenledir kan ter içinde uyanıyorlar zehirli rüyalarından. Dün gece eski sevgilileri, ya da platonik aşkları ziyarete gelmiş, yılan olmuş, akrep olmuş, sokmuş, zehrini akıtmış rüyalarda.

Hangisi?

BEN mi? HEP BANA mı?

BEN diyen uyanırken gülümseyerek, HEP BANA diyen biraz daha gömülüyor sıcak yatağın içine. Gözleriyle kavgada. Göz açılmak istiyor, o sımsıkı yummaya devam ediyor. Mutluluk gözlerini sımsıkı kapatmaksa, yataktaki yorganın arkasına sığınmaktaysa, dertler bu şekilde derman bulacaksa, DEVAM! Hiç durmayın!

AMA KİMSEYİ DE SUÇLAMAYIN!

Bir gün gelecek unutacağım eski sevgilimi, demeyin! Çünkü o gün BUGÜN!

Hayatımızın günlerini, bir gün bir gün diyerek ne çok tüketiyoruz!

Bugünün o bir günden farkı?????

Bugün sevgililer günü! Happy Valentines!

Yatağınızda tekbaşınıza uyanmanın ne büyük bir şükran duygusu verebileceğini hiç düşündünüz mü?
Yoksa bunu düşünebilmek için ille birtakım deneyimlere mi ihtiyacınız var sizin de?

Bir zamanlar benim de yaptığım gibi...

Şu tarafından bakmayı hiç düşündünüz mü olaya o zaman! Alın size şükretmek için çok önemli bir sebep!

Yatağınızda kendinizle uyandığınız için şükredin, minnet duyun, GÜLÜMSEYİN! Bunu yapın! Gerçekten yapın!

Kendi hayatınızın zalim hükümdarı Claudius olmak yerine, kendi hayatınızın sevgi dolu azizi Valentinus olun bugün! BUGÜN! Bir dakika bile geç kalmayın buna!

Hayat, kendinizi düşündüğünüz zaman o kadar çabuk geçiyor ki, inanamıyorsunuz ve yapmak istediğiniz, tamamalamak istediğiniz o kadar çok şey oluyor ki, yetişemiyorsunuz hayatın hızına. Hani o AŞKSIZlığın, SEVGİSİZliğin verdiği yanılsama var ya! Zaman geçmek bilmez hani! Takvim ilerlemez hani!

Kendi hayatına şükretmeyi bilmeyen, kendi varlığıyla onur duymayan, önce kendisine sonra hayatın ve dünyanın bütününe kalbinden ve gözlerinden sevgi yansıtmayan bir kadın ya da erkek, aşkı bulacaksa bile bulduğu aşk, zalim İmparator Claudius’un hareminde son bulacaktır!

Böyle olmadığının bilincinin keyfini sürmek lazım! Tam da zamanıyken!

PS. Bu hafta değişik bir şükran yazısı oldu farkındayım. Ama hayatımda güzel şeyler olmadığını zannederseniz, yanılırsınız. Özetle, DELTA TP’m çok keyifli geçti, Kurşunkalemimi çok sevdim, Başarılıyım, Hayat keyifli, Ailemi çok seviyorum, Öğrencilerim süper, işyerinde hayat yorucu ama çok keyifli, YAŞIYORUM diyebiliyorum ve ne mutlu bana ki anlatacak o kadar çok şeyim var ki hayata!

Ve siz kendiniz anladığınızda hayatı anlıyorsunuz, hayatı anladığınızda, hayat sizi anlıyor,

sonuç olarak HAYATLA PAYLAŞIM MÜTHİŞ!

12 Şubat 2010

NAZLI VE PERİ KIZI: HIRAIANA!!!


Söz verdiğim üzere:

PREVIOUSLY ON NAZLI VE PERİ KIZININ MACERALARI...

Korkulardan bahsediyorduk değil mi? Fırsatları tepmekten...Kendimizi olayların akışına bırakamamaktan. Bu hafta süresince hiçbir şeyden korkmamaya çalıştım ve sanırım başardım da; aynı zamanda da şunu gördüm ki, korkmayınca hayat sanırım daha keyifli bir hale geliyor. :)

Biz dönelim Nazlı ve Peri kızına. Nazlı bir rüya görmüştü değil mi? Rüya mıydı gerçek miydi, bilinmez ama sabah kahvesi boğazına dizilmişti kızcağızın! Nasıl dizilmesin! Tam da güne gerinirken balkonunuzda, bir güvercin güzeller güzeli bir peri kızına dönüşürse, bir de bahçeye gül ağacından bir salıncak yapar da, bir de gülümseyerek size el sallarsa...

Neler olurmuş? Okuyup, görelim bakalım.

...El sallayan peri kızı bir yandan da kahkaha atmaya başlar. Nazlı’nın faltaşı gibi açılmış gözlerindeki dehşet, korku, heyecan, panik, ve bir yandan da pırıltı hoşuna gider Peri Kızı’nın.

“Ne bakıyorsun? Gelsene aşağıya deli kız! Uzun zamandır beni bekliyordun, geldim işte sonunda”, diye bağırır.

“Şşşşşşt!” der Nazlı. “Komşuları uyandıracaksın! Daha çok erken, lütfen sessiz ol! Hem sen nereden çıktın, kimsin, nesin, in misin? Yoksa cin misin?” diye öfkeyle karışık ama kısık sesle cevap verir, Peri’ye.

Bir kahkaha daha atınca Peri kızı, Nazlı içeri kaçar ve perdenin arkasına saklanır.

“Tanrım ne olur, bütün mahalleye beni rezil edecek, kendini Peri zanneden bir deli herhalde”, diye söylenir kendi kendine.

Kısa süren bir sessizlik olur ama bu sessizlik bir ömür gibi gelir Nazlı’ya. Ve sanki bir kuyunun ta derinliklerinden gelen bir ses duyar. Çok güzel bir sestir bu. Denizcileri büyüleyen ve onları yollarından eden Sirenlerin sesine benzetir Nazlı.

“Naaaaazlııııııı pabucu yarrııııımmmm, çık dışarrrııyyaaaa oynayallııııımmmmm.”

İşte bu öfkelendirir Nazlı’yı. Nedense???


“Ne var ya! Ne var? Ne istiyorsun benden? Yeter artık, işe gideceğim, hazırlanmam lazım. Mahvettin sabahımı!”.

Peri kızının kahkaha atan yüzü birden gerginleşir ve salıncaktan atlayıp, gayet yumuşak bir ses kullanarak ama sert bir tonla konuşur.

“Şimdi beni dinle!” diye çıkışır Nazlı’ya. Ama ses tonu hala etkileyici ve yumuşaktır. Aynı zamanda ikna edici bir özelliği de vardır. Fakat Nazlı ikna olmak için biraz geç kalmıştır.

“Günlerdir ağlıyorsun. Gözyaşı döküyorsun. Her gün mum yakıyor, dualar ediyorsun. Dilekler diliyorsun. Nice gecelerdir, başını yastığa koyduğunda, Tanrı’ya sesleniyor ve hayatına bir mucize getirmesi için dua ediyorsun. Sana bir melek göndermesini istiyorsun. Her sabah güne gülümseyerek uyanıyorsun. Neden? Çünkü her günden mucizevi bir beklentin var hayattan!”

Nazlı tüm dikkatini Peri kızına verir ve dinlemeyi sürdürür. Nedendir bilmez ama en sonunda karşısında bir Peri olduğunun ve bunun gerçek olduğunun farkına varmıştır.
Peri kızı devam eder.

“Hepiniz böylesiniz işte! Hayattan bir şeyler istiyorsunuz. Tanrı’ya dua ediyorsunuz, sonra karşınıza istedikleriniz çıkınca da geri çeviriyor, reddediyorsunuz, hem de bunu kalp kırıcı bir şekilde yapıyorsunuz!!!! Aynen tüm hayatınız boyunca birbirinize davrandığınız gibi!”

Nazlı’nın gözleri dolmaya, dudakları titremeye başlar. Ağlamak üzeredir.

“Hiç boşuna ağlama Nazlı! Ne yapıyorsan bu hayatta kendine yapıyorsun. Kendin istiyorsun, aynı plajda kumlarla oynayan çocuklar gibi. Kumdan kaleler inşa ediyorsun hayatında ama hemen sıkılıyorsun. Ve tüm emeğini, saatlerini, belki de günlerini bir darbeyle yıkıyorsun! Artık gerçek bir kale inşa etmenin zamanı gelmedi mi? Ne zaman gerçek gücünün farkına varacaksın?”

“Ben...Şey...”, cevap veremez Nazlı.

Peri kızı devam eder.

“Benim adım Hiraiana. Günlerdir hayatında istediğin mucize benim işte! Karşındayım! Ama inanmıyorsun tabi! Ne zaman kendi gücüne inandın ki zaten!”.

Derin bir nefes alır Hiraiana. Nazlı artık konuşamayacak durumdadır. Gözyaşları yanaklarından süzülmeye çoktan başlamıştır.

“Ve sana gitmeden önce son sözüm şudur Nazlı! Ben Hiraiana. Sana gücünü kanıtlamak için gönderildim. Çünkü gönderilmemi sen istedin. Anladığım kadarıyla henüz hazır değilsin. Şimdi gidiyorum.”

“Hayır!!!!” diye keser Nazlı. Yalvarır, “Ne olur gitme!”.

Başını bir sağa bir sola sallayan Hiraiana,“Bana hayır demeye hakkın yok. Şimdi gidiyorum. Benimle beraber hayatına giren tüm güzellikleri de alıyorum. Saksını kırdığım için özür dilerim, yenisini hemen yerine koyacağım. Ve öyle gideceğim. Bir daha bana ihtiyacın olduğunda beni çağırman yetecek. Fakat senden rica ediyorum, lütfen kaldıramayacağın şeyleri isteme Tanrı’ndan ya da kendinden. Sen mucizelere hazır değilken, hayatına giren mucizenin sana ne gibi bir faydası dokunabilir ki!”, diye söylenir.

“Lütfen biraz daha kal”, diye yalvarır Nazlı.

“İşte bak! Yine aynı şeyi yapıyorsun Nazlı. Öğrenmen gereken daha çok şey var. Beni buraya çağıran sensin, bana inanmayan sensin ve beni geri gönderen sensin, çünkü henüz hazır değilsin. Maymun iştahlısın bu esnada. Bunu da söylemeden gidemeyeceğim. Bir an beni hayatında istiyor, sonrasında istemiyorsun. İstediğin şeylerden sıkılıyorsun ya da korkuyorsun. Sence bir mucize senin hayatına ne kadar dayanabilir?”

“Özür dilerim”, der Nazlı, gözlerinden yaşlar akarak.

“Özür dileme” diye çıkışır Hiraiana. “Yaptığın hiçbir şey için özür dileme! Yaptığın her şeyi bilerek ve isteyerek yaptın. Kendin için. Arkasında dur. Sana üç hafta süre veriyorum. Bu süre içerisinde zaman ve mekan olarak dünyaya gelemem. Bu mümkün değil. Bunu yapabilmek benim de enerjimi sömürüyor. Tekrar enerjimi toplamam tam üç haftamı alacak bu yolculuğu yapmak için.”

“Olmaz ama”, der Nazlı. “Bu süre çok uzun. Ya sana ihtiyacım olursa?”

Peri kızı gülümser. Öfkesi biraz yumuşamış gibidir.

“Senin senden başka kimseye ihtiyacın yok Nazlı. Benim neden burada olduğuma gelince de...Bunu da döndüğümde söylerim”, der ve uzaktan bir öpücük yollar Nazlı’ya.

Hiraiana’dan gelen öpücük Nazlı’da bir enfiye etkisi yaratır ve hapşırmaya başlar Nazlı. Bir kere değil, iki kere değil, üç kere değil, belki on kere hapşırır. Hapşırıklar bittiğinde ve bedenini doğrulttuğunda ise bir de bakar ki Hiraiana gitmiş, saksı ipek çiçekleri ile birlikte yerine gelmiş.

Bir sigara yakar ve içeri girer.

Gökyüzünde yükseklerde uçan güvercinin arkasından elini uzatır ama...

PS. Hep böyle olmuyor mu zaten? Bir şeylerin kıymetini hep onlar gittikten sonra anlamıyor muyuz?

O zaman ne yapalım ;)

Kıymetli olan bir şeylerin kıymetini yol yakınken ifade edelim. Hatta şöyle yapalım, önce kendimizi kıymetli kılalım ;)

Bu hafta sevgililer günü... Happy Valentines...Gidelim ve en kıymetlimize, kendimize bir hediye alalım. Ve onu hep göreceğimiz bir yerde tutalım. Ve bir kadeh şarabı, kendi şerefimize kaldıralım ;)

Hiraiana ve Nazlı bir daha buluşacaklar mı? Bu üç hafta içinde neler olacak?

Ben de bilmiyorum. Hep birlikte göreceğiz.

11 Şubat 2010

DON KİŞOT MİSALİ


Koskoca dünyamızda, hepimize bir yer varken,

Miniminnacık roller oynamaya mecbur ediyoruz kendimizi.

Rollerimiz ya siyah, ya beyaz..
Renklerin özgürlüğünü yaşayamıyoruz doya doya..
Kırmızı, Mavi, Yeşil, Pembe mi? Onlar da ne?
Grilerimiz bile yok düşünsenize!
Bilgeliğin rengini barındırmıyoruz içimizde, barındırmaktan korkuyoruz..

Ya böyle, ya da böylelerle kuşatmışız hayatımızı..

Kadın rolü erkek rolünden farklı olurken,birimiz pembe, birimiz mavi giyerken,
Çalışan kadın kadın rolünden, çalışan erkek erkek rolünden sıyrılıp gidiyor..

Rollerimizi üstümüzden çıkarıp, benliğimizi giyersek üşüyoruz..

Önce hafif, ılık geliyor rüzgâr, tatlı tatlı okşuyor yüzümüzü, saçlarımızı, benliğimizle kalmış çırılçıplak bedenlerimizi.
Hoşumuza gidiyor serinlikte uykuya dalmak, öyle kavurmuşuz ki bedenlerimizi giyinmekle kalmamış, bir de yorganı tepemize kadar çekmişiz senelerdir..

Ama sonra ayazın soğuğu içimize işlemeye başlayınca, koşuyoruz hemen başlıyoruz kat kat giyinmeye..

Dayanamıyoruz, nefes alamıyoruz çıplakken, uzanan eller kapanıyor ağzımıza, burnumuza, nefesimizi tıkıyor.

BEN olmayı hiç yaşamamış, yaşatılmamış eller..

Ne çok BEN’lerden oluşuyoruz oysa bir BEN olmalıyken,
Sadece BİR bütünlüğünü korurken...


Annenin – Babanın çocuğu BEN.
Kardeş BEN.
Akraba BEN.
Arkadaş BEN.
İşyerindeki BEN.
Sevgilinin yanındaki BEN.
Danseden BEN.
Sarhoş olan BEN.

Kötü BEN, İyi BEN.

Bazen özleyen, bazen özlenen..
Bazen seven, bazen sevilen..
Özlendiğinde, özlemeyen,
Sevildiğinde, sevmeyen..

Bazen bir cesaret alıyor aklımızı başımızdan, yoksa aklımızı başımıza mı getiriyor?
BEN olmaya duyduğumuz istek artıyor..
Doya doya seviyoruz, doya doya özlüyoruz, doya doya kokluyoruz hayatı..
Mis kokulu hayatı, her türlü kirliliğine karşı..

Çünkü bir umuttur hayat,
İçinde BEN varsam eğer, BEN bensem, BEN safsam, BEN bütünsem..

Biz BEN! BEN! diye hayıflanırken boş yere,
BEN olamadığımızı bile bile,
Bir de BEN’e karşı savaş açıyoruz.

Don Kişot misali, yanlış yerlerde arıyoruz kendimizi, başkalarında, başkalarının söylediklerinde, başkalarının söyledikleriyle SEN oluyoruz iyiden iyiye.
Sevgililer yaratıyoruz kendimize, hayalimizle, Dulcinea’lar..
Nice sevgiliyi yok sayıyoruz Dulcinea gelecek diye.
Ne zırhımız zırh, ne atımız at, bütün SENleri düşman zannediyoruz.

Deniz dalgalı, tam da istediğimiz gibi, ama ilerleyemiyoruz, yutuyor bizi dalgalar.

Bir tenis topu gibi vuruluyoruz raket darbeleri ile, bir forehand, bir backhand derken,
İş avantajdan çıkmış, hakem maçı bitirmiş,
BEN artık BEN olmamışım, farkında değiliz...

Bu nedenledir işte,
Yol yakınken atmak gerek tepemize kadar çektiğimiz yorganı.

Şövalyenin özü kalbidir,
Kalbinden doğar çünkü..

Bir yerden başlamak lazım madem,
Kendimizden başlamak bu kadar zor geliyorsa eğer,
O zaman önce O’nun O olmasına izin verelim,
BENliğimize bir kapı aralayalım,

Ne dersiniz?

10 Şubat 2010

Soyulan Portakal Kalmasın Başucunda...


Dünyada sözlerin bittiği, kelimelerin tarife yetmediği bir şey var.

Ölüm...

Bir insanın bedeninin toprak altına girip, bu esnada ruhunun özgürlükle kucaklaşması..

Bir yanda ağıt, bir yanda düğün..

Hayatın başka bir paradoksu.

Ayrılık ve kucaklaşmanın bir anlık bütünlüğü.

AMA..

Dünyada sözlerin bittiği ve kelimelerin tarife yetmediği, hatta bazen ne kadar zorlasak da anlamsız kaldığı bir şey DAHA var.

Yarım kalmış bir aşk...

Ölümden de beter belki..

Henüz ölmemiş çünkü..

Verilmemiş fermanı kılıcı keskin, endamı geçgin padişah tarafından.

Ne olduğunu anlayamadan yalnızlığımızla kalmışız.

Sürgün olmuşuz ne olduğunu bilemediğimiz bir dünyaya..

Ayrılıkla...

Desek daha kolay olurdu belki..

Telaffuz dahi edilmemiş bir bitiş çizgisi, silik, puslu, soğuk, ürperten..

Bittik artık diyememek ama bitmek..

Zaten öyle değil mi hayat?

İlle de kelimelere dökmek gerekmiyor bazı şeyleri.

Biten, bitince, bitmiş oluyor, sözlere gerek kalmıyor..
Kalpten hissediliyor..

Eskide kalıyor, eski bir hikaye oluyor, sayfa çevriliyor..

Ama çevrilen sayfada yine aynı hikaye okunuyor..
Noktası, virgülüne kadar...

Silinmeyince kalpten,

Çevrilen sayfa da beyaz olmuyor haliyle..

Silik bile olsa zamana yenilmekten, direniyor kurşun kalem,
Yazıyor hikayeyi yine tam da başladığı yerden, yarım kaldığı noktaya...

Nokta da koyulamıyor, koyulan üç noktaların sayısı her gün katlanarak artıyor..

Oysa doğada hiçbir şey yarım kalmıyor..!

Yağmur ormanlarında kadim ağaçlar vakti gelip de yıkıldığında,
Toprağa karışıp, toprakta yokolup, yeni filizlere nefes oluyor..

Demek ki yarım kalan doğal olmuyor..
Onun adına da AŞK DENMİYOR..

Hal böyle ise,

Kurşunkalem dirense de sonlara,
Son noktayı koymak gerektir bazen..

Bembeyaz sayfalar, daha güzel başlangıçlar için.

Gömmek gerekiyor bir kağıda yazıp yarım kalan sevgiliyi toprağa,
Gerçekten gömmek ama, Hıdrellez dileğindeki gibi heyecanla, umutla, istekle, niyetle değil,

Gözlerden sessizce yanaklara süzülen, dil dudağa değince, dile tuz eken gözyaşlarıyla..

Doğumgünlerinde yakılan ve giden yaşı uğurlayan bir mum gibi...
Bir yaş gider, bir yaş gelir ne de olsa..

Öyle değil mi?

PS. Yarın yani Perşembe günü önemli bir olay vuku buluyor hayatımda :) Bir Cambridge TP'si..İyi dileklerinizle olacağım..

Her gün olduğum gibi..

9 Şubat 2010

Susmak lazım..


Susmak gerekiyor bazen. Sadece dinlemek.

Ağzını açıp haykırmak istemek belki, belki bağırıp çağırmak, belki öfkelenmek delicesine.

Ama susmak gerekiyor..

Sakin kalmak..

Daha fazla can yakmamak için.

Yanan kendi canı olunca insanın..

Susmak gerekiyor, tepki vermemek...

Susmayı beceremiyoruz (m), sessiz kalmayı bazen. Kendimize dönmeyi, kendimizi dinlemeyi, kendimizle kalmayı, kendimizle olmayı, kendimizi kucaklamayı..

Konuşuyoruz...Konuştukça ölüyoruz, öldürüyoruz bazı şeyleri..

Bir şeyleri açıklama derdindeyiz sürekli..

Başkalarına bir şeyler açıklamaya çalışırken kargaşa yarattığımız kendi hayatımız aslında..

Oysa kişinin kendiyle olan hayatı esas olan...

İşte tam da bu yüzden susmak gerekiyor..

Bir başkasına onun ne kadar iyi olduğunu söyleseniz kaç yazar, o inanmadıktan sonra?

Ya çok kötü olduğunu söyleseniz?

Ne farkeder?

Birine onu çok sevdiğinizi söyleseniz, o inanmadıktan sonra...

İkna turları..

Yorulmadınız mı bir şeyleri anlatmaktan? Yorulmadık mı?

Belki bu sevgiyi anlatmaya çalışmaktansa, sevmeyene bu kadar güç, enerji, zaman harcamaktansa..

Kendimize dönsek...Kendimizi dinlesek...Kendimize söylesek ne kadar sevdiğimizi kendimizi...

Kendimize söylesek ne kadar değerli olduğumuzu...

Kendimizi kucaklasak, kollarımızı iki yana bir dünya kadar kocaman açıp..

Sımsıkı sarsak...

Ve bunu sessizlikte, kendimizle başbaşa yapsak...

Kendi sevgimizi kendimiz haketsek önce..

Aslında çoktan hakettiğimizin farkına varsak..

Hakettiğimiz sevgiyi, kendimiz kendimize sunsak...

Kendimizi sevmekten, sevgiye layık görmekten utanmadan.

Her şeye rağmen varolsak, “Ben de varım!” desek?

Biz BİZLE yaşasak önce?

Daha güzel olmaz mıydı?

8 Şubat 2010

Hakkını Ver Hayatının!


Bir Pazar sabahı çok erken uyandı. Saat daha 06:42’ydi. “Pazar sabahı”, dedi. “Henüz uyanmak için erken. Pazar sabahı bu saatte kalkılmaz yataktan! Biraz daha uyuyabilirim”.

Hepimizin yaptığı bu işte. Oysa aşırı uçlarda yaşamaya gerek yok hayatlarımızı, hakkını vermek için. Hayatı geldiği gibi kabul etmek yetiyor aslında. İlle şunu da yapmalıyım, bunu da yapmalıyım, şunu yaparsam saygı görürüm, bunu yaparsam böyle anlaşılırım vs. gibi kaygılar mahvediyor aslında hayatımızı.

Hal böyle olunca, hayat hayatlıktan çıkıyor, bir ilüzyonda kullanılan figüranlardan biri oluyoruz gitgide. Sadece görünmek yetiyor sahnede.

Geldiği gibi, bize getirdikleriyle kucaklayamıyoruz hayatımızı. Hep bir şeye odaklanmak zorunda hissediyoruz kendimizi, herkes böyle yaşıyor çünkü! Kendi doğrularımızı bulmak değil, başkalarının doğrularına göre belirliyoruz bakış açılarımızı. Sorgulamaktan korkuyoruz kendi kararlarımızı. “Babam da böyle yapar”, deyip geçiyoruz. Babamıza sormuyoruz ama, “Vardır bir bildiği”, diyoruz. Başkalarının bildiklerine hapsolmuşuz. Kendi hayatımızı değil, başkalarının hayatlarını yaşıyoruz. Baba da kendi babasından görmüş oluyor, onun babası da yine kendi babasından. Böylece kazınıyor bu kodlar benliğimize, nedenini, niçinini hiç bilmediğimiz ve öylesine kabul ettiğimiz.

Pazar sabahı geç uyanıyor herkes. Neden? Bir BRUNCH kavramı var çünkü. Ne zaman yapılıyor bu BRUNCH? Breakfast yani kahvaltı ve Lunch yani öğle yemeğinin karışımı olduğuna göre, aralarda bir yerde. Ne çok erken, ne çok geç. O zaman ne yapmalı? Pazar sabahları geç uyanmalı.

Neden bedenlerimizi dinlemiyoruz? Neden gözlerimiz bize “Yeter, artık uyan!” dediğinde karşı gelip, sımsıkı yumuyoruz onları? Oysa rüyanın sonu gelince, zamanı gelince göz kendiliğinden açılıveriyor. Bize takip etmek düşüyor aslında ama, yapamıyoruz. Niye? “Kesin sabah bu saatte uyansam, kalksam şöyle güzel bir yürüyüş yapsam, yolda beni gören olsa, deli der” korkusu yüzünden.

Bir nevi etiketlenme korkusu yani. Oysa bedenimi dinlediğim için ben mi deliyim, yoksa uykuya devam etmek için bünyesini zorlayan diğerleri mi?

Kendimizle bile tartışmayı unuttuk. Ya da unutturulduk! Böylesi hem bizim işimize geliyor, hem de birilerinin.

Niyeyse aynı saatte yatağa gidip uyumak zorunda bırakıyoruz kendimizi eşimizle. Beden dışı farklılıklar silsilesi, evliliklerimizde yatakodasına kadar giriyor yani! Ananeler! Birinin uykusu geldiyse, ötekinin de gelmiş olmalı genellemeleri. Evlilik duygulardan, sevgiden ya da aşktan ziyade uyku saatleriyle yatakodalarında göstermeliymiş gibi kendini. Sevişen biz değil, uyku saatlerimiz oluyor haliyle!

Oysa ne güzeldir siz uyurken, elindeki işi bitirmek için ya da okuduğu bir romanın akışına kaptırıp kendini geç yatan eşinizin, gece en ihtiyacınız olduğu anlardan birinde, yatağa sessizce sokulup size sarılması ve tekrar bir bütün olmanız.

Aynı saatte yatıp da birbirine sırtını dönerek uyuyan öyle çok çift var ki!

Hele zoraki sarılmalar! Mecburiyetten, mecbur bırakılmışlıktan gelen.

Hani birine “Seni seviyorum”, dediğinizde, onun şartlı bir refleks şeklinde gelen “Ben de!” cevabının sizde uyandırdığı sahte sevinçler.

Gelenekler...Bedenimizin her bir hücresine ilmek ilmek dokunmuş değer yargıları...

Hemen hemen her evde, akşam yemeği esnasında açık olan TV kanallarından görmek zorunda bırakıldığımız felaket haberleri. Kim kimi öldürmüş, kaç kişi cinnet geçirmiş, kaç kişi intihar etmiş? Yemeğimiz boğazımıza diziliyor, ne akşam yemeğinin keyfi kalıyor, ne de yediklerimiz için şükretmek hissi.

Zaten şükretmek anlayışımız da bir farklı bizim. Güzele odaklanmaktansa, kötüye odaklanınca buluyoruz şükredecek bir şeyler. Ne zaman bir engelli vatandaş görsek, sağlığımız ve beden bütünlüğümüz için şükrediyoruz. Oysa o beden dün de sağlıklıydı! Akıl hastanesinde yatan insanları gördüğümüzde akıl sağlığımız için şükrediyoruz. Oysa dün de yerindeydi akıl sağlığımız! Çok kilolu birini gördüğümüzde, ya da çok zayıf birini, sağlıklı kilomuz ve bedenimiz için şükrediyoruz. Oysa o beden dün de sağlıklıydı!!!!

Siyahi bir insan görünce popomuzu kaşıyoruz!

Birisi iltifat edince, “Maşallah de!” diyoruz!

Kendimiz için güzel bir şey söylediğimizde dilimizi ısırıyoruz!

Niye?

Beni yaratan aynı Tanrı yaratmadı mı onu da? Birisi güzel bir şey söylediğinde, arkasında ille kötü bir düşünce mi olur? İnsanlar birbirine güzel düşüncelerle de gıpta edemez mi?

Hele kendimi en çok bilen ben olmalıyken, kendime ettiğim bir iltifatla dilimi ısırmak! Ya da tahtaya vurmak! Hatta en çok da kendi kafama, kafa tahta ya!

Böyle böyle unutuyoruz işte, unutturuluyoruz; kendimize güzel bir şeyler söylemeyi, başkalarının bize söylediklerini olduğu gibi güzel algılamayı, bizi bir Yaradan’ın varettiğini.

Saçlarımızı kestiriyoruz. Herkese soruyoruz. “Güzel olmuş mu?”, “Beğendiniz mi?”.

Olumlu ya da olumsuz birtakım cevaplar alıyoruz. Oysa en doğru cevap içimizde gizli, aynaya baktığımızda gözlerimizden okuyabileceğimiz şekilde.

Birey olmaktan bu kadar çıkıyoruz yani! Başkalarının keyfi, başkalarının düşüncesi, başkalarının yargıları, başkalarının osu, busu, şusu....Böyle gider bu liste de sonu gelmez.

Bir de bakmışız ki hayat geçmiş..Gitmiş..Bitmiş..

Reenkarnasyon var ya! Bir dahaki hayata artık! Aynı “Bu borcumu bitirirsem bir daha borç yapmak mı, asla” gibi sadece sözde verilen sözler..

Kimlik bunalımlarına gerek yok, ille bir gruba ait olmaya da. Rock’çı ya da Pop’çu diye isterse yüzbin kişi etiketlesin bizi, içimizdekini biz biliyoruz, bir başkası değil.

O zaman kaptanıysak bu geminin, dümeni kıvırma zamanı gelmedi mi?

Tam yol İÇİMİZE...

Belki bu kez uyanırız...

6 Şubat 2010

ŞÜKREDİYORUM ÇÜNKÜ 2


Sabah uyanıyoruz başlıyoruz lanet etmeye. Erken kalktığımız için, bir gece önce msn’de sohbete dalıp çok geç yattığımız için. İşe gitmek zorunda olduğumuz için. Başımız ağrıdığı için. Dün gece çok içtiğimiz için..

Evden çıkıyoruz. Hay allah! Şofbeni kapamayı mı unuttuk yoksa! Lanet et! Geri dön! Sistematik bir hale gelmiş lanetler..

İşyerine gidiyoruz, herkes bir şeylerden şikayetçi. Dün gece cinnet geçirip kızını doğramış babadan bahsediyorlar. Elbette ki lanetler devam ediyor ağızlardan fışkırmaya. Bedduanın biri bin para!

Gelmeyen servise lanet ediyoruz. Çıkarmayı unuttuğumuz çöpe lanet ediyoruz. Bir sevgilimizin olmamasına lanet ediyoruz. Yemek yapmak zorunda olmamıza, sonra çok yememize.

Gece yatağımıza yatana kadar sürüyor bu.

Sonra da tüm samimiyetimizle 3 Kuluvallah 1 Elham...

Güzel rüyalar göreceğiz ya! :)

Bense şükrediyorum çünkü...

Her sabah vaktinde uyanıp işime gidebildim.
İşe gittiğim ilk gün, babama sıcacık, samimi bir günaydın mesajı attım, içimden geldi.

Bu hafta hep güzel rüyalar gördüm. Hatta bir tanesinde bir leopar kucağımda mırıl mırıl uyuyordu ve ben onun yumuşacık tüylerini okşuyordum.

DELTA için yapmam gereken bir şeyi daha bitirdim ve gönderdim.
Tutor’um belli oldu. Yine Elif’le çalışıyorum.

Pazartesi günü işyerine gidince iş arkadaşlarımı çok özlemiş olduğumu farkettim.

Kısa saçlarla hayat çok keyifli bir hale geldi.

Meditasyon yaptım.

Oya bana çok sevimli bir kitap ayracı hediye etti. Uğurböcekli.

Uzun zamandır görüşemediğim bir arkadaşım bu hafta bir süre bizim grupla çalıştı, bol bol sohbet ettik, güldük, yemeğe gittik.

Ailemi çok seviyorum.
Evimin iki ayaklı ve dört ayaklı tüm üyelerinin keyfi yerinde.

Tütsü kokusunu çok seviyorum.

Çöplerimi her gün kapıdan alan biri var.

Kahveyi çok seviyorum.

Salı günü okula çok erken gittim, Funda ile çok keyifli bir yolculuk yaptık, gittiğimde çok erkendi, kantin açılmamıştı, kasa açılmamıştı ama kantinde çalışan çocuk yine de bana bir kahve ikram etti :)

Olcay bana çok güzel bir kartpostal hediye etti, kedili :)
D binasına gittim ve uzun zamandır görmediğim arkadaşlarımı gördüm.

DELTA için gerekli fotokopilerimi aldım, hem de Gamze ve Özlem’le keyifli ve kahkahalı bir yürüyüşten sonra.

Uzun zamandır Fanta içmemiştim, çok susadım Fanta içtim.

Bir gün telefonumun şarjı bitti, bütün gün çalmadı, çok keyifliydi :)

Büyücülere odaklandığım bir haftada (Kabbalah öğretisi için) İrem bana Floransa Büyücü’sünü getirdi okumam için, hem de ben istemeden.

Cello dinleyerek uyudum.

Ofiste düştüm ama çok eğlendik.

Ofiste bir kumbara oluşturduk Esma sayesinde ve içine para atıp toplanan paralarla kitap almaya karar verdik. İki kitabımızı aldım bile.

Bu kur bir üst seviyeye gireceğimi öğrendim.

Curriculum Ödevimi bitirdim ve gönderdim.

Kar yağdı bu hafta yine.

Potluck yaptık ofiste :)

Hava çok soğuktu, atkımı unutmuştum, Suzan’la eve doğru yürüyorduk, o taksiye binerken çıkarıp, atkısını bana verdi.
Buz’la yürüyüşlerimizi biraz uzattık kar yağınca.

Kendimle gurur duyuyorum.

Sabah okula giderken karşıma simitçi çıktı, herkese simit aldım.

Rüyalarla Kişisel Gelişim Yolculuğu diye bir kitaba başladım. Çok sevdim.

İsmim Rana olduğu için keyifliyim. İtalyanca’da kurbağa demek ama :)

Gülay bana gökkuşağı renklerinde bir kurşunkalem hediye etti.
Gülçin’e boya kalemleri aldım.

Valerie ofise humus yapıp getirmişti ve çok lezzetliydi. Çok severim humusu.

Pınar bana, ben Pınar’a yüzük hediye ettik.

Burcu, ben ve Gülşah bir cafe’ye gidip çay içip, sohbet ettik.

Dost’a gidip kendime kitap aldım.

Ablam bana 100’lük tealight mumlardan almış.

Tunalı’da mendil satan bir kızım var benim. Zeynep. Akşamüstü dün onunla karşılaştım. Bana yüzük hediye etti!!! :) Karnesini anlattı.

Bu hafta çok yoğun olduğum için gidemedim ama telefonda anneme, babama ve ablama onları çok sevdiğimi söyledim.

Haftasonu keyfi gibi yok! :)

Boğazım sadece 1 gün ağrıdı geçti.

Evimi temizledim.

Sular akıyor.

DNR’da Pınar ve Ebru ile buluştum. Evrenden Torpilim Var kitaplarımızı Aykut Oğut’a imzalattık. Kısa da bir sohbet ettik.

Evimdeyim, keyfim yerinde.

PS. Akademik çalışmalarım ve kişisel çalışmalarım nedeniyle çok yoğun ama keyifli bir döneme giriyorum. Elimden geldiğince yazmaya devam edeceğim. Yazacağım da ama her gün yazamazsam eğer, şimdiden beni affedin olur mu?

Herkesi çok seviyorum.
Güzel bir hafta diliyorum.

NAZLI VE PERİ KIZI 1


Acaba hayatta önümüze çıkan kaç fırsatı kendi ellerimizle tepiyor, korkularımız yüzünden kendimizi boşluğa bırakmaktan korkuyoruz, akışa? Sürekli bir fırsatlara direnme tutkusu içimizde. Aynı hayata ve bize getirdiklerine direnmemiz gibi.

Sizde de bu his çok sık vuku buluyor mu? Fırsatları kaçırmak, hayatın ellerimizin içinden kayıp, gidivermesine izin vermek gibi.

Benim çok sık hissettiğim şeylerden biridir bu. Bir şey yapmayı istemek ama nedense o istediğin şeye birtürlü başlayamamak.

Acaba belki de başlamak mı zor? Hep başlangıçlar mı bize zor gelen? Bir kere başlasak gerisi gelecek mi dersiniz?

Benim akademik çalışmalar için yazdığım ödevlerde böyle oluyor misal. Bir başlamayı beceremiyorum, başladıktan sonra su gibi akıyor.

Niye korkuyoruz? Niye kendimizi hayatın ellerine güvenle ve tamamen bir teslimiyet duygusu içinde bırakamıyoruz? Başımıza geleceklerden niye bu kadar tırsıyoruz, bilmiyorum.

Birinci çoğul şahıs kullanıyorum, çünkü ben de o tırsaklardan biriyim çoğu zaman.

Kurtulmaya çalışıyorum; korkularımı yenmeye, hayatı sevmeye ve sevdiğim bir şeye kendimi teslim etmeye, ben olarak, ardımdan benden başka, bana ait hiçbir duygunun, korkunun, yargının, düşüncenin vs. gelmesine izin vermeden. Başarabilecek miyim, bilmiyorum. Bunu hep birlikte göreceğiz sanırım.

Zamanı geldiğinde, dürüstçe çıkıp haykıracağım.

“BAŞARDIM!”

Ya da,

“LANET OLSUN YİNE BAŞARAMADIM!”

“Yine” kelimesi önemli bu noktada. “Yine” diyorsam eğer, hala geçmişteki başarısızlıklarımın tutsağıyım demektir.

Farkındalık da böyle bir şey işte! :) Bu duygu geliştikçe insan gönül rahatlığıyla düşünemez oluyor.

En iyisi ben Nazlı’nın rüyasını yazayım, sizler okuyun ve ne yapmamız gerektiğine birlikte karar verelim, olmaz mı?

Nazlı ismi tabiki de atmasyon! :)

Çok yakın bir arkadaşım değil yani! Ama çok çok iyi tandığım biri ;)

Nazlı balkona çıkar. Aşağısı cıvıl cıvıldır. Hani kimsenin olmadığı, gündüzün yeni şekillendiği fakat yaz mevsiminin iç ferahlatıcı cıvıl cıvıllığı.

Güneş doğmuştur yine,aksatmamıştır görevini, evrenin düzeninde yapması ve olması gerektiği gibi, her sabahki yerinden dünyayı aydınlatmaya devam ediyordur. Sokaktan kafasının üzerinde taşıdığı seyyar tezgahta onlarca sabah tazesi simidiyle bir simitçi geçiyordur. Kapıcılar ellerinde hasır sepetleri ile gazete, ekmek ve süt siparişlerini temin etmek üzere yollarda "Canımsın" markete doğru yürümektedirler. Karşı apartmanın balkonundaki kadın muhtemelen dün akşamdan yıkadığı çamaşırları kocası işe gitmek için henüz kalkmamışken balkona gerdiği ipe asıyor, bir yandan da yalnızlığın keyfini çıkarıyordur iki kişilik hayatında.

Sabahın erken saatleri olmasından dolayı, henüz, şehir merkezine çok yakın olan evin sokağında trafik sakindir. Belki bir, belki iki araba geçmemiştir balkona çıktığından beri. Kahvesini balkon masasının üzerine koyduktan sonra, hafifçe gerinir, kollarını ve başını gökyüzünde yeni doğmuş güneşe açarak ve gökyüzüne uyanmaya çalışarak.

O esnada bir ses duyar.

“Atla!”

“Allah allah!” der Nazlı. Ürperir tabi biraz da! Sabah sabah gaipten bir ses duymak, üstelik yeni uyanmışken. Ve sabahın keyfini çıkarmaya çalışırken...

Oysa ne de keyiflidir sabahın bu erken saatleri, yaz mevsiminde, balkonda!

Her akıllı insan gibi, duymamazlığa gelir elbette. Kahvesini yudumlamaya devam eder, sigarasından tam bir fırt alacakken, bir daha duyar sesi.

“Hadi ama, atlasana!”

Gülmeye başlar avam olmayan ama şen bir kahkahayla.

“Gülme!”, der ses. “Sadece atla!”

Bu sesi tiye almaya karar verir Nazlı. Çok yorulmuşmuş son günlerde, projeler, koşuşturmaca, evin işleri falan derken tüketmişmiş enerjisini. Bu yorgunluğunun kendi kendine bir oyun oynadığını düşündüğünden rahat bir şekilde cevaplar:

“Deli misin sen? Nereye atlıyorum? Niye atlıyorum?” diye sorar sese.

Birden bir kuş konar balkonun demirine. Beyaz bir güvercindir bu, kuyruğuna doğru hafif benekleri vardır. Kahverengi benekler. Güvercin Nazlı’dan hiç korkmadan balkonun içine girer ve yürümeye başlar. Sonra birden pırpırpır kanat çarparak gökyüzüne doğru uçar. Uzaklaşırken Nazlı seyreder güzel güvercini.

İnsanlar pek sevmese de.. balkonları, camları ve çerçeveleri kirlettikleri için.. severmiş Nazlı güvercinleri.

Güvercin yükseldikçe yükselir, neredeyse gökyüzünde görünmez olur, hani uçakta uçarken manasız yere pencere kenarında yolculuk ederken, üzerinden geçtiğiniz şehirlerdeki yerleşim yerlerini küçük noktalar olarak görmek gibi, kuş küçücük bir noktaya dönüşene kadar izler. Daha da izlemeye devam ederdi belki ama tekrar ses yankılanır kulağında.

“Amma nazlandın! Fazla naz iyi değildir. Hadi, atla, hemen! Şimdi!”

Gittikçe öfkelenir ses. Son seslenme tonundan hoşlanmaz Nazlı.

“Manyak mısın, be” der, bir yandan da manasız bir şekilde sağına, soluna, arkasına dönüp bakar durmadan. Hatta birara eğilip, alt komşusu Özgür mü dalga geçiyor, diye balkonun demirine yaslanıp, eğilip, bakar. Ama, yok! Balkon kapısı sıkı sıkı kapalıdır ve perdeler de tamamen örtülüdür. “Kimbilir Özgür kaçıncı uykusundadır şimdi” diye düşünür Nazlı.

O esnada birden sanki bir uçak düşer gibi bir ses yankılanır kulaklarında. Korkarak gökyüzüne bakar. Gördüğü manzara karşısında hem şaşırır, hem korkar ama hiçbir yere kıpırdayamaz. Ağzı hayretle açılır ama bir şey demeye ya da çığlık atmaya kalmadan birden güvercini farkeder.

Kahverengi benekli, hani beyaz olan.

Güvercin – rüya bu ya - jet hızı ile Nazlı’ya doğru gelir. Kaçmak ister Nazlı ama sanki ellerinde, kollarında, ayaklarında, iskeletinde çakılı çiviler vardır. Hiçbir yere kıpırdayamaz.

O esnada ses geri gelir.

“Atla diyorum sana, atla! Anlamıyor musun?”

Nazlı’nın cevap vermesine fırsat kalmadan güvercin büyük bir hiddetle gelir, Nazlı’nın en çok sevdiği ipek çiçeklerinin olduğu toprak saksıya çarpar ve saksı 4. Kattan aşağıya düşer.

Ellerini kulaklarına götürüp sıkı sıkı kapatır Nazlı.

“Eyvah!”, der. “Şimdi yandık!”

Zemin katta oturan Dilber Teyze vesveseli hatundur. Şimdi şangırtıya uyanacak ve de ardından pencereyi açıp verip veriştirecektir kesin.

Ellerini korku ile kulaklarından çeker Nazlı. Buna sebep olan karşısındaki güvercindir. Güvercin saksıya çarptığı anda birden karşısında bir periye dönüşür.

1.70 boylarında, peri masallarındaki gibi güzel, beline kadar uzanan upuzun sarı saçları olan, yüzü yıldızlar gibi geceye ışık saçacak kadar güzel bir peri karşısında elinde değneği ile durur. Değneği bir yıldız şeklindedir, aynı masallardaki gibi. Sadece gülümser Nazlı’ya. O kadar güzel bir gülümsemedir ki bu, hani insanın içini ısıtacak cinsten, Nazlı dayanamayıp kulaklarını açar. Biraz merak, biraz da hayranlık duyarak.

Aşağıyı işaret eder güzel peri, gözleriyle. Nazlı ürkerek aşağıya bakar. Bilmemkaç tane parçaya ayrılmış ve toprakları etrafa saçılmış saksıyı görmeyi beklerken, bir de ne görsün!

Saksının düştüğü yerde devasa bir gül ağacı belirmişmiş.

Ve gül ağacının dallarında tomurcuklanan yüzlerce, belki de binlerce ipek çiçeği.

Gözümle görmesem inanmazdım denilecek cinsten!

Ama gözüyle görür Nazlı. Bu nedenledir ki inanmak zorundadır. Tabi ki, böyle bir duruma düşen her insanoğlu evladı gibi, o da ellerini gözlerine götürerek, gözlerini ovuşturmaya başlar. Kızarana dek ovuşturur gözlerini.

Ve artık gözleri acımaya başlayınca çeker ellerini gözlerinden. Periyi göremez. Deriiiin bir “ohhhh!” çeker. Bir an garip şeylerin vuku bulduğu başka bir dünyaya ışınlandığını düşünecekti, az kalmıştı. “Bu kadar fazla düşünce gücü ile ilgili kitap okumamalıyım, düşüncelerimi de kendime benzettim, onlar da kafayı yediler en sonunda” dedikten sonra kahvesine uzanmaya çalışırken birden sıçrar yerinde ve hafif bir hayret nidası dökülür dudaklarının arasından.

Saksı yerinde yoktur. Saksının yerinde yeller eserken, güvercinin üç yumurta üzerinde kuluçka yaptığını görür Nazlı.

Güvercin ne zaman yumurtlamış da kuluçkaya yatmış!!!!

Hemen eğilip, tekrar aşağıya bakar, bir de ne görsün!

Güzeller güzeli peri, aşağıdaki devasa gül-ipek çiçeği karışımı ağacın dallarından salıncak yapmış, bir yandan sabah serinliğinin saçları okşayan esintisinde elbisesinin rüzgarla savrulan etekleriyle sallanırken, bir yandan da Nazlı’ya gülüyor ve el sallıyormuş.

PS. Rüya uzadıkça uzamış, okuyanların uykusu gelmiş. Okuyanlar rüyayı bir nini sanmış, oysa bu rüyanın anlatmak istediği çok şey varmış. :)

Devamı haftaya Cumartesi.

Kahramanımız Nazlı ve hayatına yeni girmiş Peri’nin maceraları kaldığı yerden haftaya Cumartesi devam edecek.

Söz veriyorum, anlatırken “Previously on Nazlı’nın rüyası” diye giriş yapacağım.
Ne de olsa alışkınız dizilerden. :)

Herkese güzel bir haftasonu dilerim. Bol bol dinlenin, ve en çok keyif aldığınız şeylerden en az bir tanesini yapın bu haftasonu, kimse için değil, kendiniz için. ;)

4 Şubat 2010

Bir dilek tutalım O'nun için...


Haydi bugün değişik bir şey yapalım! Yapalım mı? Bence yapalım :)

Hani böyle bazen derinlerden bir yerlerden, taaaaa içimizden zannettiğimiz dileklerimiz oluyor ya!

Çok inançlı görünüp de Sürüngen Beynimizin, “ya ya, tabi tabi, olur, daha çooook beklersin” diye fısıltıları arasında yakarışlarımızı Tanrı’ya ulaştırıyoruz ya!

Biz: Tanrım ne olur bana bir ışık gönder, bir mucize olsun!
Sürüngen Beyin: Ne ışığı hayırdır? Fener alayı düzenleyelim istersen! Saçmalamaaa!

Biz: Tanrım ne olur sınavım çok iyi geçsin!
Sürüngen Beyin: Hadiiiii, ne kadar çalışsan da olmuyor işte! Takmış hoca sana bir kere, vermiyor 60’dan yukarı! Tanrı’ya yalvarsan ne çıkar! Bu dersin Tanrı’sı Ahmet Hoca!

Biz: Tanrım nolur borçlarım bitsin!
Sürüngen Beyin: Borç yiğidin kamçısıdır şekerim, bence o çizmeler çok güzel duruyor, al bir tane daha al, 23. Çift çizmen olsun. Nasılsa kredi kartına taksitle!

Biz: Tanrım lütfen beni arasın! Lütfen, lütfen, lütfen!!!
Sürüngen Beyin: Ne arayacak? Arasaydı bu zamana kadar arardı. "Unut, sevme onu! Bu aşkın sonu!Nasıl olsa hicran, gözyaşı dolu". Kimbilir nerede, kimlerle? Çoktan unuttu seni, sen hala bekle! Bekleye bekleye yontuldun haberin yok!

Biz: Of, Tanrım ne olur yarın kendimi daha iyi hissedeyim, burnum akmasın artık!
Sürüngen Beyin: On günden önce iyileşemezsiiiiin, hiiiiç boşuna umutlanma.

Biz: Tanrım lütfen yağmur yağsın, çok sıcak!
Sürüngen Beyin: Ya ya, gökyüzü de hep seni bekliyordu zaten!

Biz: Tanrım piyango bana çıksın ne olur?
Sürüngen Beyin: Sarı çizmeli Mehmet Ağa’ya çıkar da sana yine çıkmaz sen de bu şans varken!

Böyle işte. İstiyoruz bir şeyler, istiyoruz da, ne kadar inanarak istiyoruz, ne kadar içten istiyoruz, ne kadar bağlıyız isteklerimize?

İstediğimiz şeyler olurken hayatımızda, istemediklerimize kayıyor odağımız. Korkunun da etkisi ile birden üçüncü sınıf kötü senaryolar yazmaya başlıyoruz hemen.

İşyerimizde her şey gayet makul, güzel olumlu giderken, birden bir korku alıyor bizi, yakın zamanda bir yanlış olacak, bir hatamıza bakacak her şeyin tepetaklak olması!

Ve gariptir ki yanlış giden bir şey oluyor!

İlişkimizde her şey yolunda giderken birden kara bulutlar esmeye başlıyor tepemizde, ya beni sevmiyorsa, ya beni istemiyorsa diye başlıyoruz karaları bağlamaya.

Ve gariptir ki terkediliyorsunuz!

Normaldir ki mi demeliydim yoksa? :)

Aslında çok normal evet, diliyoruz, inanıyoruz ve dile getiriyoruz isteklerimizi ama sadece sözde. Geride, arka planda inanmadan yapıyoruz bunları.

Çok zor biliyorum. Hala üzerinde çalışıyorum. İş kendimiz için bir şey dilemeye, niyet etmeye geldi mi çuvallıyoruz. Sürüngen Beynimize işlenmiş kodlar yüzünden.
Vaz mı geçeceğiz o zaman? Hayır, vazgeçmeyeceğiz. Düşüne düşüne, dileye dileye, bileye bileye ve törpüleye törpüleye sürüngen beynimizi, devam edeceğiz hiç durmadan. Unutmayalım ki en iyi öğrenme metodlarından biri gözlemek değil, uygulamaktır. Hayata geçirmediğiniz, tecrübe etmediğiniz hiçbir şeyi bir parçanız olarak saklayamazsınız.

Peki nasıl olacak bu?

Farkındalık...Sadece biraz daha farkındalık...Ve aklınızdan geçen negatif düşünceleri durdurmak, kodlamaları iptal etmek, ya da EGO’nuzu ikna etmek yoluyla.

Zor , biliyorum, farkındayım..Aslında kolay da, biz zor zannediyoruz. :)
Ama kaçmak bizim için bir çözüm olmayacak, bunu da biliyorum.

Madem hayatlarımızı güzelleştirmek istiyoruz, madem hayattan kendimiz için beklentilerimiz var, bunu başaracağız. İçimizden gelerek, inanarak, çözülerek...

Ha, bir de ipucu size!

Evren’e iyi bir şeyler verdiğiniz zaman, karşılığını fazlasıyla geri alıyorsunuz. Zıt kutuplar birbirini değil, benzer benzeri çekiyor evrende. Siz ne kadar verici olursanız, o kadar alıyorsunuz.

Ha, ama bunun da bir koşulu var. :)

Öyle boş lafa ekmek yok!

O zaman nasıl mı yapacağız?

Hadi hep birlikte bir şey deneyelim şimdi.

Hepimizi mutlaka son zamanlarda üzen biri olmuştur hayatımızda. Belki sevgiliniz, belki anneniz ya da babanız, belki kardeşiniz, belki en iyi arkadaşınız, belki iş arkadaşınız, belki komşunuz, belki o, belki bu, belki şu...

Şimdi sizi üzen o insanı hatırlayın ve Evren’den sadece onun iyiliğini isteyin. Ve bu insan hayatınızda olduğu için şükredin.

Bunu sadece ve sadece iyi niyetle, geride kalan Sürüngen Beyninizi susturarak yapın.
Bu koşulları yerine getirebilirseniz ki isterseniz getirirsiniz, unutmayın önünüzdeki engel yalnızca sizsiniz ve gerçekten o insanın iyiliğini isterseniz, siz istemesiniz bile mutlaka Evren size öyle ya da böyle bir mesaj gönderecektir.

Diledikten sonra antenlerinizi açık tutun yani ;)

Sevgili Evren,
................. isim ..................(her kimse) için senden sadece iyilik diliyorum. O iyi olsun, senin tarafından gözetilsin, korunsun. Bugün ve bundan sonra ona hayatın hep güzelliklerini göster, yaşamın ne kadar keyifli olduğunu. Hep gülsün, tebessüm etsin ve çevresindekileri de tebessüm ettirsin. Ve kalbi hep hayata karşı sevgiyle dolsun, evrenin zenginlikleri onun olsun. Seninle bütünleşsin, tüm enerjinin içine yayılmasına izin versin.
Ve hep mutluluk okunsun gözlerinden.

Rana

PS. İçimizde olan ve bize Tanrı tarafından armağan olarak verilmiş affedicilik özelliğimiz, negatif enerjiye yapışmamanın ve onu serbest bırakmanın en güçlü yöntemlerinden biridir. Bunu da unutmayız umarım ;)

Bana son günlerde derin bir dinginlik veren Işık Elçi'den:

"Sonuçta herkes bildiğinin en iyisini yapmıştır. Haklılık ve haksızlık göreceli kavramlardır."