Bundan sonra beni okumaya devam etmek isteyenler: İki seçeneğiniz var...
Yazılarımın yeni adresi:
http://ranaokandan.com
Ya da..
http://www.facebook.com/profile.php?ref=profile&id=639066327#!/pages/Rana-Okandan-Benim-YolculugumBana-Yolculugum/377464762186?ref=ts
Hangisini tercih ederseniz :))
20 Mart 2010
19 Mart 2010
Selam herkese...
Haha :) Yazı bekliyordunuz benden değil mi? Bir süre daha bekleteceğim sizleri. Aslında kafamda çok ama çok güzel taslaklar var yazıya dökülmemiş ama...
Blog adresimi taşımakla meşgulüm...Düzenlemeleri yapar yapmaz en kısa zamanda bilgilendireceğim..
Bunun yanısıra facebook fan sayfamı oluşturmaya başladım ;) Onunla ilgili çalışıyorum admin'im le birlikte..
Bir eğitime başlıyorum..Uzun sürecek bir eğitim..
Ve kafamı kaşıyacak vaktim olmaması hadisesini çok ama çok seviyorum...
Ben buralarda yokken, hani beni ve yazılarımı özlerken arşivi karıştırın biraz, hatta şunun üzerine biraz düşünün derim ben:
Hayat nefes aldığımız-verdiğimiz, nefesi tuttuğumuz ve nefes kesen anlardan oluşur. Ve bu anlar paylaştıkça çoğalır... (R. Okandan 2010)
Herkese tekrar başka bir adreste görüşünceye kadar, umarım çok yakın zamanda, teknik işlerden pek anlamıyorum çünkü..
Kendimi ve sizleri seviyorum! Hem de çok! :)
Blog adresimi taşımakla meşgulüm...Düzenlemeleri yapar yapmaz en kısa zamanda bilgilendireceğim..
Bunun yanısıra facebook fan sayfamı oluşturmaya başladım ;) Onunla ilgili çalışıyorum admin'im le birlikte..
Bir eğitime başlıyorum..Uzun sürecek bir eğitim..
Ve kafamı kaşıyacak vaktim olmaması hadisesini çok ama çok seviyorum...
Ben buralarda yokken, hani beni ve yazılarımı özlerken arşivi karıştırın biraz, hatta şunun üzerine biraz düşünün derim ben:
Hayat nefes aldığımız-verdiğimiz, nefesi tuttuğumuz ve nefes kesen anlardan oluşur. Ve bu anlar paylaştıkça çoğalır... (R. Okandan 2010)
Herkese tekrar başka bir adreste görüşünceye kadar, umarım çok yakın zamanda, teknik işlerden pek anlamıyorum çünkü..
Kendimi ve sizleri seviyorum! Hem de çok! :)
18 Mart 2010
Yapmayın, yapmayın, yapmayın..

Ya da yapın, erteleyin, size bağlı, sizin isteğiniz, siz bilirsiniz elbette...
Ben yine de söylemiş olayım da ;)
Siz yine de şunların arkasına sığınmaya devam edin, isterseniz ;)
Bahaneler..Bananeler..Ananeler...
Sadece gülümsüyorum ve gülümsedikçe dünyam büyüleniyor =)
Abrakadabralar, büyümixler, kazanlar, süpürgeler, hepsi benimle.
Kişi, yolculuğa çıkmak istediğinde kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyacı yok!
Kişi yolculuğu göze aldığında, kendi yüreğinden başka kimseye ihtiyacı yok!
Ve o yürek aslında öyle kocaman ki!
En güzel yolculuklarımı yalnız yaptım bugüne kadar ama fiziksel ama içsel...
Atladın mı arabaya, takarsın CD player’ına şöyle karışık sevdiğin şarkılardan, açarsın pencereni, gözünde güneş gözlükleri, istediğin yerde durur, istediğin yerde devam edersin aynı içsel yolculuğun gibi...
Tek fark: Bir kere içe doğru yola çıktığında durmak istesen de duramıyorsun, zaten durmak da istemiyorsun. Enteresan bir şekilde...
En azından benim için bu böyle =)
Kişi değişmek istediği zaman direnmeye gerek yok...Sezgilerin sana değişmeni söylüyorsa binbir çeşit yolla, birilerine uzanmaya gerek yok...Destek almaya gerek yok...
Alırsanız ne güzel, hatta harika!!Kendinize yaptığınız en büyük yatırım olur. Elbette, ama alamıyorsanız da, tamamen normal..
Yolcu gitmek istediği zaman, yapması gereken tek şey “allahaısmarladık” demek ve gitmek. Ama önce Allaha ısmarlamamak... Siparişi ÖNCE kendine vermek! Verilen siparişi de ciddiye almak, bir nevi şef garson olmak...
Senin ciddiye almadığın siparişi, EVREN DE CİDDİYE ALMIYOR!
Tecrübe ile sabittir! =)
Bu kadar basit aslında..
Umutsuzluk çok büyük de olabilir, üzüntü çok derinde de olabilir, depresyon minörden majöre dönmüş de olabilir.
Gerçekten olabilir!
Farketmiyor aslında..
Zaten umutsuzluğun, üzüntünün ve depresyonun kocaman olduğu dönemde uzanan elleri de görmek pek mümkün olmuyor..
Uzanan elleri düşman sanabiliyor insan...Kendini geri çekebiliyor, savunma mekanizmalarının ardına sığınabiliyor...Kocaman kocaman duvarlar örebiliyor önüne, kimse ona ulaşamasın, incitemesin diye..
Kendini yeterince incitiyor insan böyle zamanlarda zaten...
Bu nedenledir zaman zaman “Yardım etmeye çalışıyorum ama dinlemiyor! Ne hali varsa görsün! İyilikten de anlamıyor, aman banane!” demelerimiz..
Kızmadan, sinirlenmeden, anlamadan, anlayış göstermeden önce bir kere değil belki bin kere düşünmek lazım..Anlamak lazım, anlayış göstermek lazım...
Neyse..
Bu nedenledir diyorum hep, kişisel gelişim adı üstünde kişisel..Herkesin ayrı bir kavşağı, ayrı trafik ışıkları, ayrı anayolları ve tali yolları var.
Kimileri otobandan gitmeyi tercih ediyor, kimileri eski yollardan geze geze, göre göre..
Kimileri yürümeyi seviyor, kimileri bir uçağa atlayıp gidiyor.
Varılacak noktayı kaybetmediğiniz sürece, nasıl, neyle, kimle, ne kadar zamanda, çok da farketmiyor.
Yola bir kere çıktınız mı, varılacak nokta orada sizi bekliyor.
Hatta bazen kazalar oluyor, trafik sıkışıyor, beklemek zorunda kalıyor insan..
Bu nedenledir, bu adresin başlığı: Benim yolculuğum...Bana yolculuğum...
Kimse benim yaşadıklarımı yaşamak zorunda değil..Kimse benim okuduklarımı okumak zorunda değil..Kimse benim katıldığım seminerlere gitmek zorunda değil..Kimse benim danıştığım insanlara danışmak zorunda değil..Kimse benim izlediğim yolu yürümek ya da bir taşıtla geçmek zorunda değil..Kimse benim gibi yazmak zorunda değil, kimse ben yapıyorum diye egzersiz yapmak zorunda değil, kimse ayda bir kere görüşmeye gitmek zorunda değil, kimse günlük tutmak zorunda değil...
Ben bunları yapıyorum...İstediğim için...
İstemek çok önemli..
İçten gelen istek..
Bir zamanlar, belimi sakatlamadan önce, bir spor merkezine üyeydim..Arkadaşlarım vardı orada, herkes başka bir şeyi severdi.
Bazısı pilates seanslarına girerdi, bazısı aerobik, bazısı aletlerde çalışmayı tercih ederdi, bazısı yüzmek isterdi, bazısı sadece güneşlenmek..
Neyi nasıl istiyorsak, öyle yapalım bence..Kendimize sınır tanımadığımız ya da varolduğunu zannettiğimiz sınırlarımızı zorladığımız sürece problem yok..
Kişisel Gelişimde de uygulanabilecek çok metod var aslında..
Hatta hiç metod uygulamasanız bile, bir şekilde varacağınız nokta değişmeyecek. Siz farkındalığa ulaşana kadar hayat size kızılcık sopası ile öğretecek..
Ama bir de mutlu mutlu ulaşmak var hedefe, kızılcık sopasının darbelerinden kurtarmak kendimizi.
Ve inanın bu bizim elimizde...
Bahaneler bulmaya hiç gerek yok...
“Amaaan Ankara’da çalışılacak iyi bir kişisel gelişim koçu yok! Hepsi İstanbul’da”.
“Aman borç içindeyim zaten, bir de ona harcayacak param yok!”
“Kitap okumayı sevmiyorum, böyle şeyler bayıyor beni!”
“İnanmıyorum”
“Ben realistim”..
VS...VS...
Yani mızmızmızmızmızmızmızmız da mızmız durumu!
Pırasanın tadını bilmeyen kadının-adamın “Pırasadan nefret ediyorum” demesi gibi bir şey, o kadar..
Ötesinde bir şey yok!
Çok büyük paralar dökmeye gerek yok..
Ben yolculuğumun yarısından çoğunu kendi çabamla, okuyarak, ve melek kalpli bir arkadaşımla birlikte çalışarak, sohbet ederek, uygulayarak geçirdim.
Sadece yolculuğum uzadı...
Belki gidilecek noktanın son ucuna varamadım daha ama o kadar çok yol aldım ki, ve bunu kimseden profesyonel destek almadan yaptım..
Almak istemedim mi? İstedim elbette.
Çok ciddiyim!
Ha tabi bir de başka bir konu var...
O da büyük bir hevesle başlayıp, ondan sonra vazgeçmek..
Hadi o da bir sonraki yazılardan birinin konusu olsun ;)
17 Mart 2010
Zeytinyağlı Bakladan....AŞKA!

Bir diyalog.
Gayet samimi, gayet içten.
Her şeyden önce, benden bir diyalog..
Ben? Gayet samimi, gayet içten =)
Bakla ve Rana arasında hoş bir sohbete dönüşürken, sürüngen beynimizin, kör inançlarımızın, sahte inanışlarımızın , gerçek zannettiklerimizin – nasıl çağırmak istiyorsanız çağırın - devreye girmesi ile nahoşlaştı =)
İlk bakışta:
Kim çekti ceremesini?
Rana.
Rana cereme mi çekti?
Hayır.
RANA ÖĞRENDİ!
Bir kez daha öğrendi!
SEZGİLERE TAM GAZ GÜVEN- GÜVEN-GÜVEN! TAM GAZ!
Hani ben anlatıp duruyorum ya zaman zaman, hatta yarın yine anlatıcam aslında – ama araya bakla mevzusu girdi, anlatmadan duramayacağım - , biz ne yaparsak yapalım, ne kadar karşı gelirsek gelelim, ne kadar direnirsek direnelim, bir gün mutlaka öğreneceğiz! Ama öyle, ama böyle. Tekamül sona erene kadar, ki böyle bir son...Benim için...
???????????????????????????????????????????????????????
Bunlardan ibaret.
Farkeder mi? Etmeyebilir, edebilir de..Kişiden kişiye değişir..
Hani kitaplar öğretiyor ya! Yaşam koçları öğretiyor ya! Meditasyon öğretiyor ya! Hayatınızı paylaştığınız kedi-köpek öğretiyor ya!
Bakla da öğretiyor..
Kim?
Zeytinyağlı bakla =)
Öğretiyor..
ÖĞ-RE-Tİ-YOR!
Evrendeki her şey öğretiyor...Öğrenmek istedikten, öğrenmeye açık olduktan sonra..Bakla neden öğretemesin?
Akşam 19:45 suları. Köpekle yürüyüşteyken bir arkadaşa rastlanılmış, azıcık sohbet edilmiş, oradan buradan konuşulurken yürüyüş biraz geç bitmiş. Eve gelinmiş, akşam yemeği yenilecek. Güzel ve ritmik bir müzik açılmış, bir yandan köpekcikle ve kedicikle sohbet ederken, bir yandan müziğe eşlik ederken, güzelce bir salata hazırlanmış, şöyle mevsim yeşilliklerinin her türlüsünden, bol limonlu, nar ekşili =)
Sonra masaya her şey yerleştirilmiş, özenle. Buzdolabı açılmış, baklanın olduğu borcam kâse alınmış.
Kapağı açılmış, kaşık daldırılırken sohbet başlamış:
BAKLA : Yapma!
RANA :Ya evet, garip bir koku var ama, dur bakalım.
BAKLA : Bak daldırma kaşığı işte, kokuyorum görmüyor musun?
RANA : Allah allah! Sadece dün gece dışarıda unutmuştum..
BAKLA : Tamam işte, dışarıda unuttun, bozuldum, küstüm, darıldım, ekşidim. Yeme!
RANA :E havalar soğuk ama!
BAKLA : Havalar soğuk ama, kalorifer de cayır cayır yanıyor, nabbbbberrrr?
RANA : Biraz kötü kokuyor hakkaten, dur bir çatal alayım...
SÜRÜNGEN : Ye ya! Bir şey olmaz! Bir gün dışarıda unutulan yiyecek bozulur mu?
BAKLA :Karışma, bırak kendi karar versin! Pis sürüngen
RANA : Tadı ....mmm...her zamanki gibi değil ama...
BAKLA : Bak yeme diyorum işte, yeme, başka bir alternatif düşün hemen.
SÜRÜNGEN : Zamanın yok RANACIĞIM (ALARM!ALARM! sahte sevgi sahte sevgi) , yemek zorundasın bunu.
RANA :Dolaba bir bakayım, başka ne uydurabilirim pratikte.
BAKLA : Hadi hemen dök beni, hemen hemen hemen..
SÜRÜNGEN : Ya biraz yoğurt, biraz dereotu, hallederizzzz, korkma! Ne korkaksın!
RANA : (Pis sürüngen nasıl da EGO’mla onuyor) Hakkaten ya, başka da alternatif yok.Hemencecik yapabileceğim. Dur bakalım bir de yoğurtla, dereotu ile ve tuzla Deneyelim..
SÜRÜNGEN :Hah şöyle!
BAKLA : VAH VAH VAH!
RANA : Fena olmadı ya! Tabi canım bozulur mu 1 günde!
SONUÇ: Rana baklayı yer. Tüm sezgilerine rağmen. Sürüngen beyin kilit noktasına kullanmıştır atağını. Anahtar kelime:
KORKAK!
Gaza geldim mi geldim! Niye inkar edeyim? =)
Ve ben bu baklayı neden yedim? Kör inançlarım yüzünden.
“1 günde baklaya bir şey olur mu?”
“Kış mevsimindeyiz. Hava soğuk zaten, yaz olsa anlarım.”
“Bakla mis gibi, benim ağzımın tadı yok herhalde, tatlandırayım şunu.”
Baklayı ve sezgimi dinlemediğim gibi,
Dereotuna’da yoğurt’a da tuz’a da acımadım.
Kendimle beraber onları da yaktım.
SONUÇ: Besin zehirlenmesi =)
HAYATIMIZIN HER DÖNEMECİNDE , HER ANINDA BU BÖYLE ASLINDA.
Nereye mi bağlayacağım?
Aslında her şeye bağlayabilirim..Hadi hazır bahar da gelmişken, aşka kaldıralım kadehlerimizi =)
AŞKA... ;)
Aşk da zehirleniyor biliyor musunuz? Hem de kim zehirliyor?
BİZ!
Kadın ve erkek tanışırlar, birbirlerinden hoşlanırlar, çekim gücü son noktasındadır. Bir AŞK başlar. İki taraf da mutludur. Her şey güzel giderken, birden kadın YA DA erkek, hiiiiç farketmez ve inanır mısınız, HİÇ NEDEN YOKKEN, YANİ ORTADA FOL YOKKEN, YUMURTA YOKKEN:
“Her şey de çok güzel gidiyor AMA...”
SÜRÜNGEN: Merak etme, başta hep böyle oluyor, nasılsa iki gün sonra bıkar senden terkeder..Heves meselesi..Heves gitti mi, her şey gider!
Sonra ister serum tak, ister istirahate çekil, ister yoğurt ye, ister ara, ister yaz, ister mektup döşe!
Zehirledin bir kere!Onu da kendini de, aşkı da zehirledin!
Ha kurtarılabilir mi?
İSTEDİKTEN sonra,
ELBETTE!
Ama sezgileri dinleyerek, sezgilere güvenerek.
SÜRÜNGEN’İN ÇATAL DİLİNDEN miniminnacık olsun vazgeçerek. Karanlık inançlarımıza, körü körüne tutunduğumuz geçmiş deneyimlerimize biraz nefes alma fırsatı vererek belki de..
PS. Herkese keyifli günler. Sofranıza koyduğunuz yiyeceklerle hoş sohbetler dilerim.
16 Mart 2010
Araya Kimseyi Sokmasak Olabilir mi?

Üniversitedeyken ben, en sevdiğim derslerden biriydi. “Renaissance Poetry”. Hep sevmişimdir eski zamanları..Ortaçağ Avrupası’nı. Onca hataya, onca eksikliğe, onca yanlışlığa, onca işlenmiş günahına, boş yere öldürülmüş insanlarına rağmen...
Tarihin bize verdiği çok önemli bir ders var aslında..Neye inanıyorsanız inanın, hangi mezhepten olursanız olun, hangi dinin mensubu olursanız olun, aydınlanma çağından itibaren inandığınız şey ile aranıza kimseyi sokmamanız gerektiği. Hıristiyan olabilirsiniz ama ibadetinizi sorgulayacak, ya da inancınızı yaşatacak bir papaza ihtiyacınız yok. İsterseniz Yahudi olun, geleneklerinizi yaşatmak için bir hahama ihtiyacınız yok. Müslümansanız da, durum değişmiyor. Dinin gerektirdiklerini ya da inandığınız şeyleri yaşamanız için ne din adamlarına ne de verdikleri vaaza ihtiyacınız yok...
Kalbinizde, kalbinizle yaşamanız yeterli bazı şeyleri..
O büyük güce ulaşmak için.
Kimileri Allah diyor, kimileri Tanrı, kimileri Evren...
Ben bazen öyle diyorum bazen böyle..Çünkü dilimden çıkan ya da klavyemden dökülen kelimelerle kurmadığımı biliyorum iletişimimi.
Tek yolu düşünmek...
Zihnimde yaşamak ama kalbimde hissetmek...
Yani, hissederek düşünmek.
Hiiiiç boşuna uğraşmayın, bir zamanlar ben de PALAVRA diyordum ama öyle değil işte! Ama yine de ısrarcı olmamayı tercih ediyorum. Kişi öğrenmesi gerektiği zaman, her şeyi öğreniyor zaten. Başkaları ne derse desin! Çok da etkisi olmuyor.
Ama şu bir gerçek: Hayatımızda hep birilerinden onay bekliyoruz. Öyle bağımlı bir hale gelmişiz ki, onaylanmadığımızda kafamızdan aşağı kaynar sular iniyor, cayır cayır yanıyoruz.
Yüzyıllar önce başarılanları tepetaklat etmişiz, bir de bununla gurur duyuyoruz!
Sonra da oturup gözyaşı döküyoruz..
Gözyaşları seller olup çağlıyor.
Kendi gözyaşlarımızda, kendi yarattığımız cehennemde boğuluyoruz.
Kim kime öğretmiş ki cehennemde yüzmeyi?
Ailemizden onay bekliyoruz, eşimizden, sevgilimizden, arkadaşlarımızdan, patronumuzdan, komşumuzdan..
Onlar iyi derse iyi, kötü derse kötü belliyoruz...
Kendimize dönüp bakmıyoruz, bir kere bile..
Oysa ne Tanrı dediğimiz ne Allah dediğimiz yüce gücün, yani Evren’in aracılara, ulaklara, elçilere ihtiyacı yok...
Bir elçi tayin ettiğinizde de, elçiye zeval olmayacağından, kendimizi harcamış bulunuyoruz..
Oysa ister Tanrı, ister Allah, ister Evren zaten bizim içimizde..
Kulaklarımızı dikip tehlikeleri ya da güzellikleri dışarıda aramak yerine, azıcık kendimize insaf edip içeri dönmemiz yeterli.
Çok kötü bir durumda olabilirsiniz, dibe vurmuş olabilirsiniz, betiniz benziniz atmış olabilir, biçare olabilirsiniz – ki değilsiniz - ; tutunacak bir el aramayın boşuna!
Hiç bakmadınız mı bugüne kadar etrafınıza? Başkalarının yardımı ile ayakta kalanlar, ya da böyle zamanlarda tutunacak dalı başkalarının kollarında arayanlar, aslında hep mahkumdurlar bu cehennemi yaşamaya.
Ve kendileri kendilerini bu bataktan çıkaracak gücü kendi içlerindeki ağaçta değil de, ağırlığından batağın üzerine eğilimiş dallarda aramaya devam ettikçe daha çok ama daha çok batacaklar. Kendi ayaklarına güvenmeleri gereken zaman tam da dibe vurdukları zaman! Ki oraya kadar gitmeye de hiç gerek yok aslında ama.
Dibe vurana kadar akıl yerine gelmediyse en azından dibe vurduğunda ayaklarınız yükseltsin sizi!
Ha gayret!
Biraz Rönesans- Reform cesareti lütfen!
Onların paylaşma olanakları yoktu, internetleri yoktu, facebook’ları yoktu, kitapları yoktu, kitabevleri yoktu...Televizyonları yoktu, seminerleri yoktu, özel yaşam koçları yoktu.
Sadece sordular, sorguladılar, düşündüler, yaptılar.
Siz neden yapamayasınız?
15 Mart 2010
Rana...

"Hep ben, hep ben! Nereye kadar? Sonuna kadar elbette, bir son da olmadığına göre...HEP BEN AMA BEN :))
Hadi bu seferlik sustum..Biraz da başkaları beni anlatsın;)"
Bu yazı yabancıların deyimiyle bir testimonial (tavsiye) ya da praise (methiye) yazısı değil. Sadece hayatımda önemli olduğunu düşündüğüm birisinin ricası üzerine yazılmış bir yazı. Lütfen bu kapsamda değerlendiriniz bu yazıyı..
Bir şeyi anlatmanın en iyi yolunun o şeyin hikayesini anlatmak olduğuna inanırım, üstelik hikaye anlatmak konusunda oldukça kötü olduğumu bilsem de..Benden bu yazıyı yazmamı istediğinde emin olup olmadığını sordum. Verdiği cevap ise bu hikayeyi anlatmam gerektiğini dikte ediyordu bana...
Bazen altıncı hisse sahip olmadığını düşünen (ki bir erkek olarak doğal olarak içermediğimi düşünürüm) birisi olan benim dahi birşeylerin olacağını hissettiğim anlar olur. Birisiyle çok kısa süre içinde tanışırsınız ve yollarınızın uzun vadede o ya da bu şekilde kesişeceğini bilirsiniz.
Son derece ilgisiz bir mahreçte karşılaşmıştık. Genelde insanların tanışmayı tercih etmeyecekleri bir yer.. Hiçbir bilgi sahibi değilsinizdir karşınızdaki insan hakkında. Ama birşey size “evet evet, bu kişi gerçekten farklı ve tanımaya değer” der. İşte bu nadir anlardan biri Rana ile tanışmam sırasında gerçekleşmişti. Aradan geçen yaklaşık 2 yıllık süre içinde içimden gelen bu sesin bana doğruyu telkin ettiğini gördüm.
Benim İstanbul’da, onun ise Ankara’da yaşıyor olması nedeniyle farklı zamanlarda farklı sıklıktaki görüşmelerle tanıdık birbirimizi. Ama bu görüşmelerde birbirimizin en iyi ve en kötü zamanlarını görme şansımız oldu. Kötü zamanlarımızı da görmemize şans diyorum, yoksa birbirimizin hayata karşı, birbirine taban tabana zıt koşullarda nasıl bir tavır takındığımızı yani gerçek hikayemizi asla bilemezdik.
Tanıştığımız dönem Rana için bir kaos dönemiydi. Manevi ve maddi anlamda iyi sayılamazdı şartları. İşinde tamamlaması gereken çok ciddi sorumlulukları da vardı. Üstüne üstlük bazı sağlık problemleri de başından eksik olmuyordu. Olumsuz şeyler bir başladı mı hepsi üst üste gelir inancını taşımaması için hiçbir sebep yoktu ! Üstüne üstlük hayatını paylaşmakta olduğu iki varlık daha vardı hayatında: Buz ve Yumoş. İşler hiç de iyi gitmiyordu. Sağlık problemlerinin de buna eklenmesiyle hayatıyla ilgili çok ciddi kararlar almanın arefesindeydi. Yenilgiyi kabullenecek gibiydi ve durum öyle görünüyordu. Oldukça kısa süren ama yoğun bir görüşme trafiğinden sonra tamamen benden kaynaklanan bir sebepten ötürü -ki benim de kendi sorunlarım vardı doğal olarak ve pek de iyi durumda sayılmazdım-görüşmelerimiz kesildi. Özetle arkamda moralsiz, hayattan bezmiş, problemler yumağı içerisinde bir insan bırakmıştım.
Sonrası tam bir sene sonrasıdır.
Rana’yı merak ediyordum. Bir insanı kaybetmek kötüydü, iyi bir insanı kaybetmek daha da kötüydü. Birgün kararımı verdim ve görüşmek istediğimi ilettim. Beklentimin aksine son derece olumlu bir cevap aldım. Ama yine de karşıma çıkacak Rana hakkında pek de ümitli değildim. İki cümle kurabilirdim kafamda. “Rana oldukça zor durumda” ve “Aslında bunca olumsuzluğa rağmen hayata bağlı ama bunu sadece kendisi bilmiyor gibi”. Görüşmeden önce huzursuzdum, suçluluk duyuyordum ve karşımda yıkık bir figür göreceğim korkusunu taşıyordum. Zor zamanında yanında olmamıştım, olumlu da davranmamıştım.
Sonrası Türk filmi gibi değil. Pavyon yok, alkol yok, arabesk yok. Üstelik Amerikan yardımı da yoktu, sayısal loto da çıkmamıştı Rana’ya... Onu o denli iyi görmüş olmaktan gerçekten mutluluk duymuştum. Vicdanım da rahat etmişti muhtemelen. Rana’daki değişim inanılmazdı. Mutluydu, hayatla barışıktı, kendisiyle barışıktı, benle barışıktı :) İşlerini halletmiş, banka kredileri ödenmiş, evini değiştirmek zorunda kalmamış, sağlığı düzelmişti. Yani anlayacağınız filmlerde görülen cinsten bir farklılaşma yaşanmıştı. Bu değişim gerçekleşirken aslında hayatında hiçbirşey değişmemişti. Aynı maaşı almış, psikologlara gitmemiş, takımını değiştirmemişti (tek eksiği halen budur :)), sigarayı bırakmamıştı..Tek yapabildiğim çıkarsama, bu tür bir değişimin içsel olabileceği ve dışardan hazır gelecek bir paketle gerçekleştirilebilir olamayacağıydı. Keza öyle olsa herkes hemen çok mutlu olabilir ve dünya cennete dönebilirdi :)
Bu konuda hakkında çok konuşmadık, formülü veya reçeteyi sormadım Rana’ya. Sonrasında görüşmeye devam ettikçe ve yazdıklarını okudukça aslında değişen tek şey olduğunu gördüm:
Rana hayata artık farklı bakıyor ve herşey buna bağlı olarak değişiyordu ! Çevremdeki insanların tümünden daha pozitif oluşu, enerjisi beni inanılmaz etkiliyordu ve hala da etkiliyor.
Özellikle tekdüze yaşamın insanları bunalttığı, kendimize yabancılaştığımız, kendimizle yüzleşmeye bir saniye dahi ayırmadığımız (ayıramadığımız değil!), çoğumuzun kendimizi o ya da bu nedenle iyi hissetmediği bu dönemde, adına ne derseniz deyin, özümüzü anlama ve olumluya yönelme konusunda yazdıklarını okumak bana moral veriyor, kendimi iyi hissetmemi sağlıyor ve bana öğretiyor. Hayatımın bu döneminde benim de bir takım kararlar almam gerekiyordu ve itiraf etmeliyim ki, bu kararları alırken Rana bir case study olarak orada duruyor ve bana cesaret veriyor, üstelik okuduklarını düşündüklerini paylaşıyor ki bence en iyi tarafı bu..
Rana’nın deneyimi ve hikayesi aslında hepimizin hikayesi..
PS. Teşekkürler Akın Özkan :)
14 Mart 2010
Çok normal..Belki de en normal.

Biliyor musunuz?
Bazen ben de ağlıyorum...
Her kadın gibi..
Önce kasıyorum, kasıyorum kendimi...Gözyaşlarımın önüne bariyer olsun diye binbir çeşit yöntem deniyorum. Televizyonu açıyorum, ya da çok sevdiğim Friends dizisinden birkaç bölüm izliyorum, o da olmadı Bejewelled oynuyorum, o da olmadı köpeğimle yürüyüşe çıkıyorum...
Ve ne farkettim biliyor musunuz? Ertelemekten başka hiçbir işe yaramıyor bütün bu aktiviteler.
Akacak gözyaşı gözpınarında durmuyor yani!
Siz ne kadar ertelerseniz erteleyin, nasıl engellemeye çalışırsanız çalışın, geldi mi hemen şimdi de olsa, on dakika sonra da ya da birkaç saat sonra, birden boşalıyor...
Erteledikçe sinirleniyorsunuz, agresifleşiyorsunuz, A diyene B oluyorsunuz...
Ama olsun, güçlüsünüz ya, ağlamıyorsunuz en azından, kimse içinizdeki o güçsüz yanınızı görmüyor.
Yalnızken de, kendi kendinize göstermek istemiyorsunuz o yanınızı!
İstemiyorsunuz onunla yüzleşmek, savaşı kaybetmek.
Savaş da kimle yapılıyorsa artık!
Nasıl oluyor da oluyor? Nasıl oluyor da Pozitif Düşünce ve Kişisel Gelişim’le ilgilenen ben, bu kadar çok okuyan ben, özel toplantılara giden ben, seminerlere giden ben, kendi yolculuğumu yazan ben ağlıyorum!!!!
Ne ayıp değil mi?
Tu kaka bana!
Oysa,
Ben robot değilim...
Ben bir insanım elbette nihayetinde.
Pozitif Düşünce, Kişisel Gelişim, Kuantum Fiziği, Makrofelsefe....hepsi insan için!
Ve insanı düşüncelerimiz ve duygularımızın yoğunluğu insan yapıyor!
Ama..
Ben robot değilim..
Bazen benim de umut ettiğim şeyler olmayabiliyor...Bazen ben de kaybedebiliyorum...Bazen ben de çok yalnız hissedebiliyorum.. Bazen benim de kalbimi kıranlar, beni yaralayanlar olabiliyor.
Bazen ben de haketmediğimi düşündüğüm şeyler yaşayabiliyorum..
Bazen ben de kabus görebiliyorum ve nefes nefese uyanabiliyorum, uyandığımda gözlerimi tavana dikip de saatlerce seyredebiliyorum olmasını istediğim şeyleri..
Ama bazen olmayabiliyor.
Biliyor musunuz?
Ben geçmişime bağlı yaşamıyorum belki, çoktan geride bıraktım, unuttum belki ama, geçmişimi çok seviyorum..Çünkü beni ben yapan o geçmiş..
Ve bazen geçmişime bakıp da hayatıma giren insanları tek tek sıraladığımda, kazandıklarımın yanında kaybettiklerimi düşündüğümde benim de içimin burkulduğu zamanlar oluyor.
Bazen çok sessizliği sevmeyebiliyorum..
Bazen kendimi kapana sıkışmış gibi hissedebiliyorum..
Ben bir insanım..
Bazen gitme zamanı geldiğinde gidemediğim için, bazen gitme zamanını farkedemediğim için, bazen gitme zamanı geldiğinde gittiğim için, bazense gitme zamanını kendi kafamdan yaratıp da çekip gittiğim için kendimi suçlayabiliyorum..
Bazen her şey üstüme üstüme geliyor.
Bir yandan tebessüm ederken, bir yandan gözlerimden yaşlar süzülebiliyor benim de..
Bazen öyle zamanlar oluyor ki, ben de inancımı kaybedecek gibi olabiliyorum..
Çünkü ben bir insanım..
Bazen benim de kanım akıyor, canım acıyor, gece yıldızları seyrederken dalıp gidebiliyorum..
Gidene güle güle demekte zorlanabiliyorum..
Bazen büyüyorum, bazense çocuk oluyorum..
Bazen çok insan olsun istiyorum, bazen yalnız kalmak..
Bazen ağlamak, bazen gülmek..
Akşam oldu mu bazen bana da bir ağırlık çöküyor, oturduğum yerden kalkmak istemiyorum, parmağımı kıpırdatmak..
Çünkü ben bir insanım..
Ve biliyorum ki bu ne ilk gözyaşım olacak ne de son..
İnsan olmaya devam ettiğim sürece sevindiğim kadar üzüldüğüm zamanlarım da olacak.
Kucakladığım zamanlarım kadar öfke dolduğum zamanlarım da olacak.
Kazandığım kadar kaybettiğim zamanlarım da olacak..
Artık tek yapabildiğim, hayatımdaki herşeyle birlikte, gözyaşlarımı ve üzüntümü de kucaklamak...
Sanki gözyaşlarımı kucakladığım zaman ben onları onlar beni çok seviyor, ve sanki o zaman her şey çok daha güzel oluyor..
Ertelemeyin hislerinizi..Geldiği gibi yaşayın. Kasmayın...
Akmak istiyorlarsa bırakın aksınlar...
Haber yolladıysa gözyaşları, gelmek istiyorlarsa misafirliğe, bir maniniz yoksa, bırakın gelsinler..
Ertelemeyin..
Hoşgeldiniz deyip, güzel bir evsahipliğiyle ağırlayın onları...
Şikayete hiç gerek yok, onlar bizim, sizin, benim gözyaşlarımız...
Ne de olsa, misafir gözyaşı bile olsa, gelirken mutlaka elinde hediyesi de oluyor..
Hediyeyi açmak, en güzel yere koymak, ve misafirliği doya doya yaşamak, ardından giderken de, tüm içtenliğimizle güle güle yolcu edip, istedikleri zaman gelebileceklerini dile getirmek..
Benim için en doğrusu bu..
Güzel de olsa, acı da..
Kasmamak gerekiyor hiçbir şey için hiçbir zaman.
Sadece farkında olmak..
Nasıl sevincim benimse, üzüntüm de benim üzüntüm.
Bir kere gelince, yaşamadan gitmiyor..
O zaman Nermin Bezmen'in de dediği gibi, "madem gelmişsin hüzün, tadını çıkarmak lazım!".
PS. Herkese güzel çok güzel çok çok güzel bir hafta diliyorum.
Tek Kişilik lütfen...Sadece Gidiş

“Çekip gidesim var artık yalan dünyadan,
Önüme çıkıp duran sahte yüzlerden.
Hiçbir söz bir nefes kesmiyor beni,
Nedense birkaç gündür gidesim geldi.”
Tuğba Özerk..
Bugünlerde bana edildiği zaman çok gururlandığım ve hoşuma giden, böyle hafif beni hınzırca gülümseten, dönüp de geriye bir bakmama sebep olan bir iltifat şekli var:
“Sen çok ama çok değiştin”.
Ve hemen ardından gelen :
“Aferin sana!”
Ardından gelenle ben pek ilgilenmiyorum ama ;)
Ben çoktan kendime aferin dedim..Çoktan yaşadım o duyguyu..Ama değiştiğimi duymak o kadar güzel bir şey ki. En önemlisi de kendime bunu BAĞIRA ÇAĞIRA söyleyebilmek..
Haha =) Şimdi hatırlıyorum da, birkaç sene önce, kendime yeni bir hayat kurmaya cesaret ettiğim ilk zamanlarda, en yakınımdakiler şu ifademe çok aşinaydılar oysa:
“Ne olursa olsun, değişmeyeceğim! Ben böyle kalacağım. Hiçbir şey umrumda değil. İnsanların vefasızlıkları, sevgisizlikleri, ikiyüzlülükleri, yalancılıkları vs umrumda değil. Beni yıldıramayacaklar.”
Şu satırları yazarken bile o kadar çok tebessüm ediyorum ki, aslında bu bile inkar etmeye alışkın olduğumuz bir mucize!
Ne olursa olsun değişmeyeceğim diyen ben ÇOK DEĞİŞTİM! Böyle kalacağım diyen ben ÖYLE KALMADIM! YERİMDE SAYMADIM.
YÜRÜDÜM...YÜRÜDÜM...YÜRÜDÜM...
Sonra biraz enerji toplayınca koşmaya başladım.
ARTIK KOŞUYORUM!!
Hiçbir şey umrumda değil diyen benim HER ŞEY UMRUMDA ARTIK! HER ŞEYİ UMURSUYORUM, BAŞIMA GELEN, HAYATIMA GİREN, en başta da KENDİMİ UMURSUYORUM.
İnsanların vefasızlıkları değilmiş, benmişim VEFASIZ kendime!
İnsanlar sevgisiz değilmiş, benmişim sevgisiz olan kendime!
İnsanlar ikiyüzlü değilmiş, ben ikiyüzlü davranmışım kendime!
İnsanlar yalancı değilmiş, benmişim yalan söyleyen kendime!
Beni yıldıramayacaklar demişim, oysa benmişim beni yıldıran!
Sonra...
Malum..
Buradayım işte...Çok değiştim..Mutluyum..Gurur duyuyorum kendimle..
Yalan dünyadan çekip gittim, hani gidesim vardı ya! Meğer dünyamı yalan yapan da kendimmişim.
Önüme çıkan sahte yüzlerden kaçmışım, meğer kendi yüzümmüş sahte olan!
Hiçbir söz nefes kesmemiş beni, benmişim nefes alamayan ve konuşamayan..
Nedense gidesim gelmiş!İyi ki de gelmiş!
İyi ki de gitmişim, iyi ki de gelmişim. Hoşgelmişim!
İyi ki farkına vardığımda şunu söyleyebilmişim:
TEK KİŞİLİK İSTİYORUM SADECE GİDİŞ OLSUN LÜTFEN...
Vardığım yer öyle güzel ki!
13 Mart 2010
Hoşgeldin Bahar..

Bu kez bambaşka geldi.
Yine aynı ama başka.
Ama en sonunda geldi..
Bir şey hem aynı, hem de başka olabilir mi?
1 sene kadar önce bu soruya “olamaz” yanıtını verebilirdim belki, ama şimdi.
OLABİLİR. Hem aynı olup, hem de bambaşka olabilir. Bahar da, Aşk da, Siz de, Ben de..
Koray Candemir’i severim ve dinlerim. Bir şarkısı vardır bilir misiniz? “Hiçbir zaman eskisi gibi olmaz”.
Artık sadece gülümsüyorum...
Çünkü bazen, eskiden güzel olan bazı şeyler, kaybedilip yeniden kazanıldığında, eskisinden çok ama çok daha güzel olabiliyor.
Hem neden olmasın?
Daha önce de söylemiştim, olması için bir çok sebep varken, olmaması için hiçbir sebep yok!
Olabiliyormuş. Aynı bahar’ın tekrar gelmesi, toprağın tekrar kokması, yeşilliğini koruyan şimşirlerin her yağmur damlasıyla mis gibi kokması gibi..
İnsan isterse, kendi hayatında da bahar olabiliyormuş.
Toprak daha bir güzel kokuyor sanki şimdi..
Şimşirler daha bir büyümüş..
Ben...
Hem aynı kalıp, hem çok değişmişim.
Bahar mevsimlerini hep çok severim. Seçtiğimiz her şey bizi yansıttığı gibi, sevmeyi seçtiğimiz mevsimler de ayna oluyor aslında özümüzdekilere..
Bahar çocuğuyum ben. Hep sevdim, ve sanırım sevmeye de devam edeceğim. Yeniden doğuş, yeniden canlanış, yeniden derin derin nefes almak...
Yeniden..
Her şey yeniden..Eskisinden daha güzel olmak için. Bahar da, aşk da, ben de..
Bu bahar bir başka...Kendime bakıyorum...Aynaya bakıyorum...Tebessüm ediyorum...Aynıyım, ama ...
Çok başkayım..
Bu baharla birlikte yaptığım her seçimin beni yansıttığını biliyorum...Ve yaptığım seçimlere tebessüm ediyorum..Aynadaki yansımama hoş bir edayla göz kırpıyorum..
Bahar elbette geçecek. Yaz gelecek, ardından sonbahar, ardından kış.
Mevsimler uykuya dalıp rüya görecek..
Bir şeyler aynı kalırken bir şeyler yenilenecek..
Her gün yeniden doğacak dünya...
Ama biliyor musunuz?
Dünya ben olmadıkça benim için doğmayacak, ben olmadıkça kuşlar ötmeyecek, ben koklamadıkça şimşirler büyümeyecek...Yağmur kokularını tazelemeyecek.
Ve ben her gün aynada kendime tebessüm etmeye devam ediyor olacağım.
Bahar geldiğinde, kucaklamak lazım.
Hem de kollarımızı iki yana kocaman açarak!
Ben öyle yapıyorum, ya siz?
12 Mart 2010
DENGE

Dur barmen arkadaşım, bu kadar kafi, getirme artık bira, doldurma kadehimi...Başım dönüyor...
Sever misiniz içki içmeyi?
Ben biraralar çok sıkı içerdim. Sonra uzunca bir süre ağzıma içki koymadım. Sonra dengeyi buldum, ara ara çıkar oldum, bira içtim, kalabalık caddeyi seyredip kitabımı okurken.
Denge...
En önemlisi de bu aslında.
Şanslılık ve şanssızlık...Denge
Gündüz - Gece...Denge
Düşler - Kabuslar...
AMA DENGE!
Öğrenci isek eğer, dengeyi kurmak lazım. İnek dediğimiz tabirle, sürekli ineklerseniz, çok bilgili olabilirsiniz, alim olabilirsiniz, önce üniversiteyi yüksek şeref listelerinde bitirip, ardından M.A. yapıp ardından PhD, sonrasında da profesörlüğe kadar yolu var...Hatta bir bilim adamı olabilirsiniz ama bilgelik? İşte o olmaz! Hayat tecrübeniz sadece bilgilerle sınırlı ise, zor! Tecrübe yaşam kokar çünkü, yaşanmışlık kokar! Yosun tutmuş kitap sayfalarının arasında bulamazsınız onu. Bulduğunuz sadece başkalarının tecrübeleri olur. Oysa esas olan sizin kendi yaşanmışlıklarınız, kendi deneyimleriniz, her gün yeniden filizlenen hayatınızdır.
Ve hayat her gün ama HER GÜN filizlenir.
Bu nedenle, dengeyi kurmak lazımdır. Ders çalışırken, sosyal aktivitelere de vakit ayırmak, eğlenmek, gülmek, ağlamak, aşık olmak, terkedilmek, sonra terketmek, sarhoş olmak...
Hiçbir kitap yazmaz bunları çünkü sizin öykünüzdür bu. Siz kaleme almadığınız takdirde sizin yüreğinizde yer edinir kendine.
İçerken de durum pek farklı değil. Ayırdına varmadan içerseniz, içtikçe daha çok içerseniz, sonunuz bellidir. Daimi bir unutkanlık! Yap, et, söyle, kalp kır, bencil davran, üz, yık, yak...Boşlukları istediğiniz gibi doldurabilirsiniz. Her insanın hayal gücü geniş ne de olsa! Sonra iç iki kadeh, ohhhhh, eller havaya! Unut gitsin. Sevdiğini unut, sevmediğini unut, aşkını unut, nefretini unut. Unut gitsin. İki kadeh içkiye bakar. Var mı itirazı olan?
Ya yemek yerken? Dünya bağırıyor dengeli beslenme diye! Aynaya bakıyorsunuz, hoşlanmıyorsunuz ama dengesiz beslenmeye devam ediyorsunuz...
İlişkilerde de durum pek farklı değil aslında.
Bence en büyük hatalardan birisidir.
Denge kuramamak.
Eh! Kolay değil tabi, insan kendi içinde dengesini bulamadıktan sonra, ilişkisinde hangi dengeden bahsetsin? Nasıl kursun? Bir de üstüne çıkıp, nasıl dengede dursun?
Kolay mı?
Bu nedenle midir, üzülmek yetmez kadın-erkeklere, güvenmeye devam ederiz, hiç güvenilmeyeceklere?
Bu nedenle midir, sürekli beklemelerimiz bizi bekletenleri?
Bu nedenle midir, kaçışlarımız bize aşkı verenlerden, sunanlardan?
Bu nedenle midir elde edene kadar peşinden koşmalarımız, sonrasında salla gitsin tavırlarımız?
Şöyle bir bakıyorum da etrafıma, kendime, içime...
Kendimizi ne çok üzüyoruz aslında bizi üzmelerine izin vererek! Onaylayarak, bekleyerek...
Sabrederek...Neyin sabrıysa!
Durmuşuz denizin kıyısında, açmışız kapılarımızı ardına kadar, gemi geliyor, biraz soluklanıyor, sonra “hadi bana eyvallah” diyor, yeni yolculuklara yelken açıyor.
Biz bekliyoruz.
Sonra...
Gemi sıkılıyor, benzini tükeniyor, tamire ihtiyacı oluyor.
Yine geliyor!
Nasılsa kapılar ardına kadar açık.
Liman orda onu bekliyor, soluklansın diye, dinlensin diye. Yeter ki dönsün de nasıl dönerse dönsün diye.
Sonra..
Yine yeni bir yolculuk..Liman yerli yerinde.
Kıssadan hisseye, kapatın kapılarınızı o yaramaz gemiye! Atlayın bir yelkenliye, ve siz çıkın keşfe! Oturup da bekleyerek eline bir şey geçmiyor insanın!
Unutmayın evren enerjiyi seviyor. Hem de pasif olanını değil, aktif olanını! Ve SEVGİ de pasiflikten hoşlanmıyor, bu da böyle biline!
Hareket zamanı geldi de geçiyor, bence atlayın gemiye!
Sığınılacak liman olmaktansa, yolculuklara yelken açan bir gemi olun!
Sürekli beklemektense HAKETMEYENİ, dengeyi kurun, önce siz HAKEDİN beklentilerinizi!
Oturarak değil, yolculuğa çıkarak, yaşayarak, deneyerek, yanılarak, öğrenerek, NEFES ALARAK!
Aşk dünyanın en güzel dili, bu dilden usanmamak adına, her yerde, hayatımızın her anında denge!
Azı karar, çoğu zarar mevzusunda geri dönene bir şans daha vermek, ama bir şans bir şans daha, bir şans daha derken...
Kendi şansımızı yerle bir etmeden...
Unutmayın ki, kendi şanssızlıklarımızı da yaratan biziz aslında, belki de başkalarına şans tanımadan önce yapmamız gereken, kendimize bir şans tanımak olmasın sakın?
Biraz düşünelim bence bunun üstünde!
10 Mart 2010
İçi-dışı bir olmak gerekir...

İstediğiniz kadar atlayın, zıplayın, bağırın, çağırın, merdivenin en tepesine çıkın, sonra tekrar aşağıya inin, haykırın tek dayanağım kendimim diye...
Kızın, öfkelenin, sevinin, kahkaha atın...
Ben kendimi seviyorum diye haykırın arabanın penceresinden!
Öyle değil ise eğer..
Öyle değildir.
Ve gökyüzündeki yıldızlar yanıp söner!
Kafanızı eğip de gökleri kandırdığınızı düşünürken, yalanlarınız kendinizedir aslında.
Siz kendi yüreğinizi aldattıkça, sizi aldatanlar da çok olur!
Kendinizi usandırmaktan, çevrenizi usandırmaktan başka bir halta da yaramaz!
İsterseniz aksini iddia edin, ama öyle değilse, öyle değil.
Keşke “ben optimistim” deyince, optimist olunabilseydi.
Öyle değil işte.
Facebook hayatımıza girdi gireli, mertlik ciddi anlamda bozuldu. Kendi kişiliklerimizi böldüğümüz yetmiyormuş gibi, zaten binbir parçaya bölünmüşlüğümüzden ders almadığımız gibi, gidilecek daha çok yolumuz olduğu gibi, varılacak çok istasyon misal..
Bir de facebook sayesinde kişilik bölünmesi yaşıyoruz, ya da profil bölünmesi desem daha mı doğru olurdu acaba?
Gerek yok arkadaşlar, gerçekten. Hem de hiç gerek yok!
Hayatınızda depresif, pesimist, kötümser, uyumsuz takınıp da, kend kendinizle çelişip de, aynaya baktığınızda karşıda gördüğünüz insana, içinizden gelerek “seni seviyorum” diyemedikçe, uyandığınızda önce kendinizi, sonra uyandığınız günü kucaklayamadıkça, tebessüm edemedikçe,
Daha önce de söylediğim gibi, yorganı her seferinde kafanıza biraz daha çektikçe,
Boşuna kürek sallıyorsunuz, sadece kas şişiriyorsunuz demektir.
Dıştan iyi görünüp, içte kötü hissetmek midir,
İçte harika hissedip dışta kötü görünmek midir aslolan?
Yoksa ikisi de değil midir?
İçte iyi olup da, dışta kötü olmanın olabilirliği var mıdır?
Bir ülke gibi..
İçişleri iyiyse, yerindeyse, dış mihraplar el sürebilir mi?
Kimse yokken, “kendi kaderine ağlayanlar”, hala “kaderine inanalar”, hala “hayatlarını başka bir gücün yönlendirdiğini duyumsayanlar”...
O zaman daha çok erken demektir. Unutmak lazım bir süre, takmamak, üstüne gitmemek, zorlamamak...
Geç olsun güç olmasın demek değil ama asla!!
Geç olmasın güç olmasın ama zorla olmasın. Olmaz da zaten! Olmaz! Olmaz! Olmaz!
İçinizden geçenleri, dışınıza yansıttıklarınızla bir tutamıyorsanız, bence bir durun!
İletilerinizde yaşam sevinci dağıtıp da, bilgisayarın ekranının durduğu sehpada kültablası ağzına kadar izmarit dolduysa, içki şişelerinin dibi küf koktuysa, gözyaşlarınız yastığınızı her gece çağlayanlar gibi ıslatıyorsa...
Bi durun!
JUST STOP!
Yolun başında olduğunuzu hatta belki de daha o çıkmaza gelmediğinizi bir anlayın ki, hayat da fırsatları ona göre sunsun önünüze..
Yoksa girdiğiniz her sokak girilmez levhaları ile dolu olacak, bir delilik edip girseniz bile, çıkmaz sokak levhasını gördüğünüzde U dönüşü kaçınılmaz olacaktır.
Zamanı gelmediyse eğer, bekleyin, ama ne olur depresif takılıp da pozitif olma ayaklarına yatmayın.
Ha! Size gülenler mi olur? Boşverin gülenleri, dalga geçenleri, arkanızdan konuşanları...
Umrunuzda olmasın!
Madem dürüstlüktür en büyük sıçrama, bari kendi kendinizi kandırmayın!
İçişlerinizi düzelttiğiniz anda, dışişleriniz otomatikman düzelecektir.
Zaten birilerinin gözüne girmek, ya da birilerine öyle görünmek ise gönüllerde yatan, bence daha gidilecek çoooooooook yol var demektir.
Ama önce o yola girmek için gösteriş değil, istekli olmak gerektir!
BENCE..
Naçizane..
9 Mart 2010
EVET-HAYIR-HAYIR-EVET

33 yaşımdayım. Hatta, çok kısa bir zaman sonra artık 34 diyeceğim.
Tam 34 sene. Koskoca bir ömür, bana göre..Çok şeyi sığdıran, çok şey yaşanmış, tadılmış, anlamlanmış...
Kocamaaaan bir ömür geçirdim hayatımın geri kalanında...Ve biliyorum ki, kocamaaaaan bir ömür daha beni bekliyor..
Ondan sonrası....Kocamaaan başka bir şey...Bilemiyorum.
Hipotezleri okuyorum, kendimce anlamlandırmaya çalışıyorum ama hiçbirisine inanmıyorum..
Yaşayınca görmeyi, o zaman hissetmeyi, o zaman anlamını kendim yüklemeyi bekliyorum sadece...
Hissettiğim tek şey, bu dünyada ya da dünyanın ötesinde hiçbir şey bizim kötülüğümüz düşünülerek ya da sevgisizce kurulmadı. Bu nedenle güven doluyum belki de geleceğime.
Bence hayatımız boyunca yaptığımız en büyük hata!
Bir şeyleri yaşamadan, denemeden, görmeden...
Hani hepimiz HAKİMİZ ya!
Adaletin çekicini masaya vuruyoruz ve kocamaaaaan bir OLMAZ! Diyoruz.
Diyoruz da, neden diyoruz ?
Çok basit aslında bunun cevabı.
Çünkü Rönesans – Reform geçeli çok oldu. Tanrı ile kul arasında hiç kimsenin girmemesi gerektiği de söylendi ama...
Hayatımızın her anında, her köşesinde, her dolap arkasında başkaları var. Başkalarının düşünceleri, başkalarının söyledikleri, başkalarının inançları.
NEDEN?
Yalnızlık korkusu olabilir mi mesela?
Dışlanma korkusu?,
Hatta ve hatta evde kalma korkusu?
Yalnız kalmamak için istemediğimiz ortamlara giriyoruz. İstemediğimiz ortamlarda bizi arasına alıp kucaklayan insanların bize dikte ettirdiği şekilde yaşamaya alışıyoruz zamanla.
Çok enteresan değil mi? “HAYIR” demeyi bilmiyoruz mesela?
Oysa ne kadar kolay değil mi?
Tek kelime, o da cepte.
“HAYIR!”
Ama şimdi olur mu? “Hayır” dersek alınanlar oluuuur, küsenler oluuurrr, sonra bi daha bizi çağırmazlar bir yere, öyle kalırız kendimizle.
Tövbe tövbe!
“HAYIR” ... “HAYIR”... “HAYIR”
Hadi geçin aynanın karşısına. İstemediğiniz bir şey söyleyin kendinize. Sonra da
“HAYIR” deyin.
“HAYIR”
Çok rahatlatıcı olmalı. İstemediğiniz bir şeyi kabul etmemek. =)
Şunu da biliyorum...Çok ama çok iyi biliyorum...
Nikah masasında, nikah memuru sorduğunda, dilinden “EVET” diyen ama yüreğinden “HAYIR” çığlıkları yükselen kadınlar-adamlar...
HAH! Lafa geldi mi, Bu hayata bir kere geliyoruz, bu hayatı ölesiye yaşarız, kimse de bize karışamaz! Davulun sesi uzaktan hoş gelir öyle mi?
ÖYLE Mİ?
Gerçekten de ÖLÜMÜNE tüketiyoruz hayatımızı, söyleyemediğimiz bir “HAYIR” kelimesi yüzünden. Üstelik hiçbir derdi yok, sadece bir kelime.
Biz Erkan Yolaç’ın EVET-HAYIR yarışması ile büyümüş çocuklar olarak, yasaklamışız kendimize, HAYIR ları da, EVET leri de...
Ne içimizden gelerek EVET diyebiliyoruz, ne de HAYIR.
Ve şunu da tekrar söylemek gerekirse, en büyük emelimiz kendi hayatımız olmalı ise,
Gerektiğinde EVET, gerektiğinde HAYIR demeyi de bilmeli insan..
İsterse kalabalıklar yalnız bıraksın, dışlasın, isterse evde kendisi ile başbaşa kalsın..
Yeter ki çelişki olmasın kendi yüreğinde. Davulun tokmağı yüreği dövmesin!
Şunu unutmamak lazım bence...
BENCE!
Ne yaparsak kendimize! İster EVETlerle, ister HAYIRlarla.
Hangisi bizi,sizi, beni mutlu edecekse!
NE OLUR KENDİNİZE "EVET" DİYEBİLMEK İÇİN, BAŞKALARINA "HAYIR" DEMEKTEN, BAŞKALARINA "HAYIR" DİYEBİLMEK İÇİN DE, KENDİNİZE "EVET" DEMEKTEN KORKMAYIN!
Neydi düsturumuz: BİRAZ CESARET!
SADECE KENDİMİZ İÇİN! Çünkü şundan eminim ki, bireysel mutluluğunu yakalamış insanlar, çevrelerine de ister istemez mutluluk saçarlar, mutlulukla ışıldarlar.
PS. Çok çalışıyorum! ÇOK!
7 Mart 2010
Beklemek ve Beklenti..Fark var mı acaba?

Kötü bir temenni, kötü bir hipotez..Bana göre.. Ve yine bir facebook iletisi. Bu kez başka bir arkadaşımdan..Başka bir günde.. Yine sevdiğim bir arkadaşımdan ama. Zaten insanı en çok üzen de sevdiği arkadaşlarının yaşadıkları inançsızlığı ve beklentisizliği görmek ve sizden yardım talep etmedikleri için de, eliniz kolunuz bağlı seyretmek..
Çünkü uzun zaman önce öğrendim. Yardım istemeyene yardım etmek, manasız. Çünkü yardım istemeyen kendi halinden mutlu olduğunu sanırken, dünyada mutsuz olduğunu haykıran (açıkça) ve yardım isteyen o kadar çok insan var ki, istemeyene, inanmayana çabalamak sadece zaman kaybı oluyor.
En güzel şeyler onları en az beklediğinde olur...
Vermekten bahsetmiştim ya hani geçen gün. Hani bazı “inek” öğrenciler vardır. En iyi ders notlarını onlar tutarlar. Aslında iki çeşit “inek” öğrenci vardır. Birinci tür, en iyi notları tutmakla kalmaz, bi de herkesle paylaşır. Böylelerine halk arasında “enayi” yakıştırması yapılır. Dikkat edin! Halk arasında dedim, bu benim inancım değil! İkinci tür “inek” tiplemesi ise, ne notlarını paylaşır, ne kaynaklarını, ne de başarılarını. Böylesine halk arasında “domuz” tabiri kullanılır ve de ineklikten domuzluğa terfi ederler. Sonuç değişmez, birisinin etinden sütünden yararlanılırken, diğerinin SANIRIM sadece etinden yararlanılır. En azından ben bugüne kadar “domuz sütü” diye bir şey duymadım. =)
Şimdi niye anlattım bu “inek öğrenci” mevzusunu? Bu inek görüntüsündeki orijini domuz olan öğrenci arkadaşlarımız diğer ineklerden otladıkları çayırlara girme hakkı talep edebilirler zaman zaman.
Kafanız çok mu karıştı, domuz, inek, çayır, çimen, süt falan derken...
Bazı öğrenci arkadaşlarımız, çok çalışkan olmalarına rağmen, hatta bir de çok çeşitli kaynaklara sahip olmalarına rağmen ellerindekini paylaşmayı istemezler. Çünkü hırslıdırlar, başkaları onlar kadar iyi olsun, ya da onlar kadar iyi yapsın, ı-ıh bu onlar için kabul edilemeyecek bir durumdur. Fakat, gelgelelim kendi kaynaklarına da güvenmedikleri için, başka arkadaşlarından buldukları her şeyi isterler. Paylaşmadıkları gibi, bir de kendi ellerindekilerle yetinmezler, paylaşıma açık arkadaşların elindeki her şeye göz dikip, isterler.
İşte sorun da burada çıkar!
Şöyle bir diyalog geçebilir zaman zaman..(İsimler tamamen uydurmadır)
Meltem: Ya, Tayfun da istedi geçen gün bu notları, ona da çektirelim.
Şenol: Niyeymiş? Tayfun ellerindekini bizimle paylaşıyor muymuş? Bugüne kadar neler neler yaptı, bir tanesini bile gördük mü? Biz niye gönderiyoruz, biz enayi miyiz?
Meltem: Öyle mi diyorsun? Ama istedi, ne yapacağız şimdi peki?
İşte böyle bir durum olduğunda, dayanamaz hemen müdahale ederim. Belki etmemeliyim, ama ederim.
Paylaşın arkadaşlar!!! Elinizdeki her şeyi paylaşın. Çok paranız varsa, paranızı paylaşın. Neşeniz varsa, neşenizi paylaşın. Sevginiz varsa, sevginizi paylaşın. Ders notlarınız ya da kaynaklarınız varsa, kaynaklarınızı paylaşın. Bırakın paylaşmayanlar kendi KITLIK BİLİNÇLERİ ile yaşamaya devam etsinler. Ama siz de hayatınıza KITLIK BİLİNCİ dediğimiz şeyi sokmayın.
Hayatınızın enerji akışını kesmeyin ne olur!
Bir şeyi paylaşırken, evrene onun sizde bol olduğu mesajını veriyorsunuz. Artık öğrendik değil mi? Evren bolluk bilincini seviyor, siz ne veriyorsanız onu alıyorsunuz.
Diğer yönden bakınca da...”Ben kimseyle hiçbir şeyimi paylaşmam” mesajının altında yatan kıtlık, korku, çekinceler...Yani, “Ben kimse ile paylaşmam, çünkü paylaşırsam ben en iyi olamam, beni geçenler olur, korkuyorum” mesajı...
Bilmem anlatabildim mi?
Şimdiiii,
Yazının başına dönecek olursak eğer...
En güzel şeyler, onları en az beklediğinde olur..
Neden? Çünkü beklersem hayalkırıklığına uğrama ihtimali olabilir mi bana bunu söyleten? Yine aynı şekilde evrene negatif bir afirmasyon yapmış olmuyor muyum ben bunu söylediğimde? Madem hayalkırıklığı düşünüyorum, evren de bana hayalkırıklığı verecek o zaman. Bu kadar basit aslında.
Bu nedenledir ki, vermeniz gerekiyor önce..İstediklerinizi, beklentilerinizi, evrene düşünceleriniz ve duygularınız yoluyla vermezseniz; evrenden de hiçbir şey alamazsınız. Hatta daha da kötüsü, beklemiyorum SANDIĞINIZ şeyler çıkabilir yolunuza..
Ne demiştik?
Almak için, VERMEYİ öğrenmek gerekiyor.
Hayatın her alanında.
PS. Bir kedi ve bir köpeğin sevgiyle paylaştığı dünyaya her gün şahit oluyorum. Birbirimizden öğrenemiyorsak, paylaşmayı, onlardan öğrenebiliriz.
Öğrenmek istedikten sonra, öğrenmeye hazır olduktan sonra, öğretecek öğretmen bulmak zor değil.
Bazen bir insan, bazen bir kedi, köpek, bazense bir kitap..
Yeter ki öğrenelim..
6 Mart 2010
Give it! Give it! Just give it! =)

Michael Jackson Beat It'in Ranaca uygulanmış versiyonu...Give it! Just give it =)
Hayatımızda ışık görmek istiyorsak, vermeyi de öğrenmek zorundayız aslında.
Çok radikal bir başlangıç gibi görünse de bu satır, aslında bütünden baktığımızda hayatımızın tamamı vermek ve almak üzerine kurulu.
Yalnız denklemi yanlış yerden kuruyoruz çoğumuz...
Almadan vermemek gerektiğini düşünüyoruz. Oysa, vermeden almaktır garip olan.
Hani herkes, hadi herkes demeyeyim, inananlar, Kuantum Düşünce’den, Pozitif Düşünce’den, sevgiden, iyilikten, artılardan bahsediyorlar ya hayatımıza sokmamız an meselesi olan..
Bence de an meselesi..
Öyle bir an ki..
Vermeyi öğrendiğinizde vuku buluyor hayatlarınızda.
Zaten bu tarz düşüncelerin ana temasında da bu yatıyor aslında. Önce vereceksin, sonra alacaksın. Hatta almasan bile, sebat edip vermeye devam edeceksin, kalbinde yaşattığın tam olan inancınla.
Hani düşünce gücü vesaire ütopik fikirler ya!
Gerçekleştirdiğimiz, gerçeklik niyetine odaklanmış hayatlarımıza sokarsak bu düşünceyi, aslında değişen bir şey olmuyor..
Ekmek almanız için vermeniz gerekiyor.
Vermek için para kazanmanız gerekiyor.
Ama parayı kazanmak için yine vermeniz gerekiyor. Ne veriyorsunuz? Kendinizi, performansınızı. Performansınızı vermediğiniz sürece, hiçbir şey alamıyorsunuz.
Hangisi daha ütopik? Önce performansı gösterip, karşılığını almak mı?
Yoksa önce sen bana karşılığını ver, ben de performansımı öyle göstereceğim mi?
İkisini incelemek gerekirse şöyle kısaca, arkasında yatan düşünce de “ütopik”, inanmayanlara göre.. Fakat bu inanmayanlar neye inanmıyorlar, biraz daha oturup düşünsünler bence..
Performansını gösterip de alan insan, performansına yani kendine güvenen insandır. Korkmadan yeteneklerini sergiler, çünkü karşılığını bulacağını bilir. Korkusuzca hareket eder.
Diğeriyse, karşılığını alamama korkusuyla hareketten yola çıkarak, “sen önce bana karşılığını ver, ben de sana performansımı göstereyim” der. Çünkü inancında, kodlamalarında karşılığını alamamak yer etmiştir.
Hayatımızın her alanında bu böyle..
Çok özlediğiniz birine mesaj atmak istersiniz mesela. Onu özlediğinizi söylemek. Ama bir şeyler tutar sizi değil mi? Durdurursunuz kendinizi.
Hatta içki sohbetlerinde telefonları saklarsınız, sarhoş olur da ararsam diye =)
Sizin çektiğiniz mesaja karşılık gelmezse dünya başınıza yıkılır, tam da unutmaya başlamışken, tam da yeni yeni hayata tekrar adapte olmaya çalışırken bir hayalkırıklığı daha yaşamak istemezsiniz. Oysa karşı taraftaki insan da aynı şeyi düşünüyor olabilir. Ve vermeden bunu asla bilemeyeceksiniz.
Biz otururuz, otururuz, oturduğumuz yerden hayatlarımız düzelsin isteriz, her şey yolunda gitsin, her şey istediğimiz gibi olsun...
Tabi bize özellikle gençlik dönemlerimizde yüklenmiş, hayatımıza yön vermiş birtakım yanlış girdilerin de payı büyük hissettiklerimizde.
“Aman kızım çok yüz verme, erkek milleti kendini ağırdan satan kadınlardan hoşlanır.”
“Kadın milletine çok fazla yüz vermeyeceksin, ipleri bir kaptırdın mı, adın kılıbığa çıkar.”
“Erkek dediğin seviyorum demez, sevgisini içinden yaşar, belli etmez kadın gibi.”
Anlayabiliyor musunuz?
Bizden birtakım gerçekler gizlendi..Birtakım gerçekler bizden gizleyenlere de gizlenmişti. O gizleyenler de mağdurdu.
Yani bir suçlu yok!
Yoktu daha doğrusu.
Ama...21. yüzyılda, bilim bile artık birtakım gizleri açığa çıkarmışken, evrensel yasaların gizleri bir bir ortadan kalkarken her gün, eğer hala oturuyorsak, hala vermeyi bilmiyorsak, hala sevdiğimiz zaman sevgiyi dile getiremiyorsak, hala başkaları ne düşünür gibi garip inançlara sahipsek ama kendi düşündüklerimiz değilse önemli olan...
Suçlanacak kişi orada...Aynadan size bakıyor...Ve aynadaki yansıma bile bu kişisel tembelliğe bir anlam veremiyor zaman zaman..
Bu nedenledir, aynadaki görüntünün gözlerinin içine baka baka, verin...Ne istediğinizi açık ve net bir şekilde söyleyin.
Söylemek de vermektir, inanç ve netlik olduğu takdirde.
Önce kendi hayatınızı kendinize verin...Ama sadece verin...
Mesajınızın ulaşacağına dair tam bir güvenle..
PS. Çalışıyorum!!!!
4 Mart 2010
EBRU'm...

Tek bir satır...
“Biri Rana’yı durdursun!”...
Yazıdan sesler dökülür mü kulaklara? Bence dökülür. Yazıların da tonlamaları, aksanları, sesleri, diksiyonları vardır.
“Biri Rana’yı durdursun!”
Bir kulağımdan girip çıkar gibi oldu belki, o dönem..
Ama çıkan kulağıma takıldı kaldı, küpe oldu.
İyi ki de oldu..
Yorgunluk nedir çok iyi biliyorum ben...Bitkinlik...Hiçbir şey yapmama isteği..
Hiçbir şey derken, gerçekten hiçbir şey kastım.
Yemek yapmak? I-ıh.
Evi temizlemek? I-ıh.
Arkadaşlarla vakit geçirmek? I-ıh.
Aileyle vakit geçirmek? I-ıh.
Çok büyük bir suç işlemişsin de, bir de kendi kendine hüküm vermişsin. Hücre cezasında, karanlıkta, saçmasapan şeylere döktüğün gözyaşlarıyla, her dakika kendini biraz daha kapamak...
Dizlerini karnına çekip, tostop oturmak...
Köpeğinin başını bile okşamaya gücü olmamak...
Hiçbir şey yapmamak...
Ama hiçbir şey yapmamaktan bir dost edinmek...
Gerçek bir dost..
Hani hayat boru sürecek cinsinden...
Aman böyle söyleme nazar değer şimdi, demeyin...
Yürekten gelen hiçbir şeye nazar-mazar değmez..
Biliyor musunuz?
Hayat gerçekten çok güzel ve çok sadık..
Bazen siz, biz, ben hayattan vazgeçiyoruz ama o bizden vazgeçmiyor asla.
Biz umutlarımızı kaybediyoruz, ya da kendimiz yokediyoruz ama..
O hep bizim için umutlu...
Bu yüzden güzel hayat..
“Biri Rana’yı durdursun”.
Adını bile yeni öğrendiğim bir kadından, yazdıklarım üzerine, mahvolmuşluğum, ve de acılarım üzerine yazdığım ve bir gruba yolladığım yazının ardından...
“Biri Rana’yı durdursun!”
Yani, biri Rana’yı sustursun, Rana saçmalamasın artık, Rana kendine gelsin, Rana hayatı çok ama çok sevsin...
Rana da çok takıyor ya o zamanlar!
Ne başkalarının söylediklerini, ne başkalarının yaptıklarını, ne kendi yüreğini, ne de kendi sesini...
Örümcek ağları bağlamış zihninin köşelerinden tek bir ses yankı yapıyor, “Bittin sen Rana, artık toparlanamazsın!”
Kendi kendime nanik!
Bir gün, köhne evinden çıkmaya karar verdi...O sesin sahibiyle buluşmaya gitti. Önce yadırgadı sesin sahibini..Ne çok gülümseyen, ne konuşkan, ne çok bilen ve ne kadar da pozitif bir kadındı..
Hah işte! Tam da Rana’ya göre..Tam iplenecek cinsten yani!
Fırsatı kaçırabilirdim...O kadın, hayatımdan çıkıp gidebilirdi..
Merak ediyor musunuz? Ne oldu?
Hayat öyle bir şey ki, fırsat sizin karşınıza çıkmakla yetinmiyor aslında. Hani derler ya, fırsatlar rüzgâr gibidir, eser geçer, kaçırıverirsiniz.
O kadar acımasız değil hayatta karşılaştığımız fırsatlar..
İkna oluncaya kadar, tutunuyorlar size sıkı sıkı...
Bir şans daha veriyorlar, bir şans, sonra son bir şans daha...
Arada bir yerlerde yakalarsanız, ucundan tutarsanız, denize düştüğünüzde yılana değil de, size uzanan ele sarılırsanız en sonunda...Hayatınız günden güne güzelleşmeye devam ediyor..
Hücre cezası bitiyor, yavaş yavaş nefes alıyorsunuz tekrar...
Onun adı...
EBRU...
Mahvoldum dediğim, ezildim dediğim, bittim dediğim...Her şeyi bırakıp gitmek istediğim, arkamı dönmeden gitmek istediğim ama yüzümü önüme bile alamadığım bir dönemde şu sözlerle girdi hayatıma!
“Biri Rana’yı durdursun!”
Sonra tanıdık birbirimizi, her geçen gün paylaştık...
Ve en sonunda, ne mutlu bana ki!
Biliyorum içinden geçenleri...
“Rana hep devam etsin! Rana hep konuşsun!"
Herkesin ve benim BENDEN vazgeçtiği bir dönemde, bana en büyük motivasyon oldu..”Yaparsın” dedi. “Korkma” dedi. “Yok bir şey” dedi.
Hiçbir şey söylemese, konuşmasa, aramasa,....
Hep orada oldu ve ben hep hissettim..
Ve ben...
Bugün...Kişisel Gelişim alanında bir parça olsun ilerleyebildiysem...
Sevimli bir midilli gibi hayatımın en büyük Kuantum Sıçraması’nı gerçekleştirdiysem..
Bunu Stefano Elio D’Anna’nın, okuduğum ilk kitabı olan Tanrılar Okulu’na değil, bunu bana hediye eden ve göğüs kafesinin altında mükemmel bir kalp taşıyan, gözleri sevgiyle parlayan dostuma borçluyum.
Ebru,
Seni hayatıma sokan Tanrı’ya sonsuz şükran doluyum.
Seni çok seviyorum.
PS. Yaklaşık 1 aydır aileme vakit ayıramadım, yaşadığım yoğun dönem yüzünden, bir yandan çalışmalarım, bir yandan kendi adıma çalışmalarım, bir yandan o bu...Hayat! Bu haftasonu ailemle vakit geçireceğim. Aynı zamanda uzun zamandır görüşmediğim, görüşemediğim bir arkadaşım geliyor İstanbul’dan, onunla eğlencenin altını üstüne getireceğim, ve Pazar sabahı da manevi kızımla kahvaltıya gideceğim..
Pazartesi görüşmek üzere...
3 Mart 2010
Ya Vakit Ayır..Ya da...

Hırsızlık...
Vikipedi’ye bakınca:
“Hırsızlık, yazılı kanunlar ya da toplumsal meşruiyet düzeyinde mülkiyeti kendine ait olmayan bir nesneyi, izinsizce alıkoyma, kullanma, nesneden menfaat temin etme işidir. “
En kötüsü nedir bu hırsızlıkların?
Gerçi hırsızlığın her bir çeşidi kötüdür ya, içinde sevgi barındırmaz bir kere, iyi niyet, ya da anlayış karşındakine.
Ama her şeyin iyisi-kötüsü olduğu gibi, hırsızın da iyisi-kötüsü, hırsızlığında beteri vardır.
Bence.
Para çalmak mı? Yerine konabilir..
Mücevherat? Tekrar alınabilir.
Çalınan son model bir araba..?
Hayatınızın sonuna kadar çalışmanız gerekse bile, ki çoğu zaman gerekmez, tekrar elde edebilirsiniz.
Peki ya çalınan aşklar, çalınan güven duygusu, çalınan sevgi, hatta belki de daha da ötesinde, öncesinde,
Çalınan zaman!
Bizim hayatlarımızdan...
Zaman çalmak?
Birinin kolundan pahalı marka saatini alıp kaçmak gibi mi mesela?????
HAYIR!
İlişkilere bakalım mı biraz yine?
Hadi bakalım.
İnsanları severim, mümkün olduğunca sevgiyle yaklaşmaya, biraz enerjim varsa, bir şekilde onlara da bulaştırmaya çalışırım. Sorarlarsa, talep ederlerse, isterlerse elbette.
Fakat tasvip etmediğim bir insan çeşidi var.
EVET! BENİM DE TASVİP ETMEDİĞİM BİR İNSAN ÇEŞİDİ VAR!
Ne istediğini bilmeyenler..Hatta, hadi onu da geçtim..
Ne istediğini biliyormuş gibi yaparak,
(ki bu çok önemlidir, yani bir şekilde sizi aldatarak ki aldatmak sadece yatakodalarında olmuyor, saten çarşafların üzerinde)
, karşısındakini yalandan isteklerine inandırarak, ikna ederek, bir şekilde kendisine yönlendirerek, ondan sonra hiçbir şey olmamış, hiçbir şey yapmamış, tamamen saf, tamamen masummuş gibi, bir özür bile dilemeden, hiçbir açıklama yapmadan, hatta bir de sanki hala kendileri sütten çıkmış ak kaşıkmış da, bütün hata sendeymiş gibi davrananlar vardır ya!
İşte bunlardır beni benden alan..Ya da beni bana tekrar kazandıran!
Teşekkürler zaman hırsızları!
Yapabilirsek (m), anında kaçmak gerekir böyle insanlardan...Soru işaretlerine falan da hiç gerek yoktur kafalardaki. Hissediyorsunuzdur zaten yüreğinizde bir şeylerin yürümediğini, gitmediğini, kandırıldığınızı, aslında bu adam-kadın için çok doğru hissettiğinizi, ama onun söyledikleri ağır basar.
Size verdiği sözler, vaat edilenler..
Tam bir pazarlama uzmanıdır böyle kişiler...Hani kapınıza gelirler, elektrik süpürgesi satarlar ya size. Onun gibi.. Binbir çeşit marifet gösterirler. Önce hayatınızdaki bütün tozları, bütün kirleri, bütün yanlışları çok kısa bir süre içerisinde silerler. Her yer pırıl pırıl olur. Çıkan tozlar enfiye gibi hapşırtır. Yeniden doğarsınız. İşte aradığım, dersiniz. İşte beklediğim buydu!
İşte bu sefer oldu! Bu bir mucize olmalı!
Öyledir de ilk izlenimde!
Sonra hiç acımaz, parası neyse verirsiniz. Pahalıdır bir de böyle şeyler. Öyle ucuza kapatamazsınız. Taksit taksit öderim dersiniz, bir de kendinize borçlanırsınız.
Ödeme yapılır, faturalar kesilir, taksitler hesaplanır...Aldığınız şeye hayran hayran, belki biraz da eblek eblek bakarsınız..Kullanmaya kıyamazsınız, evinizin en güzel köşesinde seyredersiniz uzun süre. İlk kullanışta problem çıkmaz. Her şey güzeldir..Her şey pazarlama uzmanının size söylediği gibidir.
Derin bir nefes alırsınız..Bir “Ohhh” çekersiniz, şöyle..
Mutlusunuzdur...Mutlu....Çok mutlu..Hatta bir gece sarılıp, mutluluktan ağlarsınız...Başka bir gece mutluluktan içer, başka bir gece mutluluktan kahkaha atarsınız.
Sonra...
Bozulur...Tamire gider...Servis her seferinde daha çok paralar ister..Her seferinde daha çok ödün...Her seferinde biraz daha ezilmişlik duygusu...Her seferinde “hata yaptım”, “hatadan geri dönmeliyim” in farkındalığı, ama her seferinde alırken verilen sözler, yapılan akitler...
E satarken böyle dememiştiniz ama? Hani böyle olacaktı? Hani şunu hiç yaşamayacaktım?
İnanmaya olan özlem...İnanmaya olan hasret...İnanca olan bağlılık...İnanca olan tutku...
Anladınız mı ne demek istediğimi?
Anlamadınız mı?
Hani vardır ya, “her şey çok güzel olacak” la kulağımıza fısıldanan aşklar...”Şunu yaparız, bunu yaparız, bambaşka olacak” lar..
Ama dil yürekle bir olmadığında bunlar sadece dilden çıkarlar..
Siz yürekten emin olmaya bakın..
Ve yürekleriyle değil, dilleri ile konuşanlar! Sizedir bu satırlar:
Lütfen, ne istediğinizi bilin. Ne istediğinizden emin olun.
İstemediğiniz, hazır hissetmediğiniz, belirleyemediğiniz şeyleri başkalarının hayalleri üstüne yorgan gibi örtmeyin.
Bildikten ve emin olduktan sonra kararlı olun..
Yanında olmayacaksanız en güzel gününde, yanında olmayacaksanız, paylaşmayacaksanız en kötü gününü...
Yalan söylemeyin, dolandırmayın, kandırmayın.
Kafanıza esince öyle, kafanıza esince böyle olmayın.
Ve karşınızdakini suçlamayı bırakıp, şöyle bir dönüp kendinize bakın,
Ya vakit ayırın; ya da başkasının kıymetli zamanını ya da hayallerini çalmayın.
Ve hayalleri çalınanlar!
Bir kere anladınız mı, servis falan fayda etmiyor, ürün baştan defolu olunca, baştan defolu çıkınca olan sizin bütçenize oluyor..
Daha fazla çaldırmayın zamanınızı, dafa fazla inanmayın yalanlara, daha fazla tüketmeyin hayallerinizi, aşkınızı, bir yalancı kalp hırsızı uğruna!
Hırsıza yönelmek yerine, aksi istikamette koşmaya bakın...Hayatınızı, aşka olan inancınızı, kaybettiğiniz zamanı, geri alın, ve asla dönüp geriye bakmayın...O hep orada olacak, hep sizden bir şeyler çalmaya devam edecektir..Böyle beslenir çünkü..Haklı gururu, boş vaatleri ve bardakta yüzen zeytinyağı kıvamıyla.
Kaybettiğiniz hayat, kaybettiğiniz aşk, kaybettiğiniz zaman onu sizden çalan hırsızın elinde değil, tam aksi istikamette...
Gidilecek yol bilinmese de..
Biraz cesaret!
2 Mart 2010
HAY ALLAH!

Sabah kalkmışım, hazırlanmışım, giyinmişim, süslenmişim, köpeğimi öpmüşüm, kedimi okşamışım, aynada kendime göz kırpmışım...
Tam kapıdan çıkacağım, köpeğim heyecanla son bir atak yapıyor bana ağzında oyuncağıyla, salonun öteki ucundan sıçrayarak, atlayarak, hoplayarak hatta biraz da homurdanarak bana doğru koşmaya başlıyor...Ve en tehlikeli silahı, kuyruğuyla birden şirinler şirini sehpamın üzerinde duran kahve bardağını deviriyor..
Tuzla buz olan bardağa mı yanarsın, yere dökülen kahveye mi? Tam da çıkıyordum, şimdi cam kırıntılarını da temizlemek lazım, yoksa çocukların ayağına batabilir, temizlemeden çıkamam, ama servisi de kaçıracağım o zaman...
Hmmm...Nasıl yapsak?
Salonun kapısını mı kapatsak acaba? Akşama kadar evin diğer köşeleri ile idare etsin çocuklar.
Gerçi akşam da yorgun argın geliyorum, şimdi bir de akşam gelince hemen koş vanish al, suya karıştır, sonra fırçala fırçala, süpür iyice cam kırıntısı kalmasın...
Hay allah! Servisin gelmesi de an meselesi!
Ne yapsak da bu durumdan kurtulsak?
Sabaha da böyle başlanır mı yani?
İşlerim bugün ters gidecek desene!
Hay allah çok da önemli bir gündü bugün! O kadar da hazırlanmıştım toplantıya!
Tam da bu kez kendimi şanslı hissediyordum..
Şimdi ben bu şansla, yediğim bu haltı temizlemeye kalksam kesin başka bir şey daha olur, kıyafetlerimi de batırırım..
Başka pantolon da ütülememişim, görüyor musun?
Etek giysem...Hmm o da olmaz. Geçen gün çorabım kaçmıştı.
Hep nazar değdi. Hep nazar değdi..
Elemtere fiş, kem gözlere şiş...
De dedim durdum ama, o gözler yok mu o haset gözlerde gizlenen kinler...
Diyorlar da inanmıyorum sonra, babana bile güvenmeyeceksin bu dünyada!
Canım cicim diyorlar ama içten içe kıskanıyorlar besbelli.
Hah istedikleri oldu işte, sabahtan başladık bugün tersliklere..
Hay allah! E tabi sol tarafından kalktım bugün yatağın..Bak görüyor musun? Kupa da ondan kırıldı zaten...
Hatta yüzümü 3 defa değil 2 defa yıkadım..Şeytan uyanık kaldı şimdi görüyor musun?
Bir excorsist oldum ben.
Sakarım ben sakar!
Ne gerek vardı ki!
Hah! Sabaha güzel başladık da ne oldu işte!
Annem derdi hep zaten, giysilerini ters çıkarma, ayakkabının önce sağ tekini giy, evden içeri girerken sağ ayağını kullan, dışarı çıkarkan yine sağ ayakla çık..
Aynada kendime bakıp göz kırptığımda “maşallah” da demedim zaten..
Nazar!Vallahi de nazar! Billahi de!
Kurşun döktürmek lazım!
Var mı acaba birileri!
Öyle her yerde de döktürülmez ki!
Ocak lazım...El vermiş olması lazım...
Birsürü hikaye....
!!! Böyle mi oluyor zannediyorsunuz!!!
Hayat böyle keyifsiz bir şey mi?
Sizce bir kahve fincanı ve bardak bu kadar güçlü olabilir mi, benim zihnime hükmedecek, bütün inançlarımı, beklentilerimi değiştirecek ve de sonrasında bütün günümü altüst edecek kadar...
Başa dönelim mi?
Dönelim.
Bence..
Saat çaldı. Kalktım..Köpeğimin burnu...Homur homur...Gülümseme..Kafa okşama...Öpücük...
-Günaydın Buz!
Ayakucundan gelen prrr prrr sesleri..
-Günaydın Yumiyum!
Hadi kalkalım bakalım...
Gerinmeler...Esnemeler...Pencereye gitme...Pencereyi açma...Mis gibi havayı içe çekme...
-Günaydın cikcik öten kuşlar..Bahar geliyor değil mi? Keyfiniz yerinde..Biliyor musunuz? Benim de!
-cik,cikcik,cik,cikcik...
Buz’la sokağa çıkılır...Sabah rüzgarında, sabah karında, sabah yağmurunda, sabah güneşinde güzel mi güzel, keyifli mi keyifli, bol sohbetli bir yürüyüş yapılır...
Köpekle konuşmak mı?
Evet! Köpekle konuşmak! Ne var ki, şunun şurasında ben egomla bile sohbet ediyorum..
Sabah güneşi de sidikliye vurmaz ayrıca...Gayet de aydınlatır yüzleri kadar yürekleri de güzel olan insanları...Kadınları-erkekleri..
Sabah o saatlerde (06:30 civarı) koşuşturmaca içerisinde birçok insan vardır aslında sokaklarda. Sizler uyursunuz...Onlar çalışırlar...Selamlaşırlar, kendisine tebessümle “günaydın” diyene “hayırlı sabahlar” dileyerek devam ederler işlerine, güçlerine..
Gazete dağıtanlar çok olur mesela sabahları...Apartman görevlileri ekmek, süt, gazete servisindedir. Bir de benim gibi yüreği güzel köpek sahipleri...Hepsi selamlaşırlar.
Bir başkadır sabah samimiyeti...
Sonra hazırlanma faslı.
Sabahın olmazsa olmazı.
Mis gibi kokan, sıcacık bir kahve...Şekersiz...Kremasız...
Klasik rutinler...Ama keyifli rutinler..
Hmmm...ne giysek....ne taksak...saçlarımızı nasıl yapsak???
Tamamdır!
Aynanın karşısında olumlama zamanı....
Aynaya bak, kendine güzel şeyler söyle...
Bir de sabah sigarası...
Sonra tak çantanı sırtına.....Hooooop ...
-Buzzzz, Buzzz, dur koşma aşkım devireceksin bir şeyleri...
Hooop....Bardak gitti..
-ooo,bugun enerji seviyesi yuksek....Her sey cok guzel gececek..Bardaklar bile yerinde durmuyor, köpeğim fıttırdı, ben keyifliyim, kuşlar cıvıldıyor..
Aceleye, paniğe gerek yok...Hallederiz şimdi!
PS. Bazen hayatımızdaki kötü görünen şeylere bakış açımızdır hayatımızın akışına yön veren. Bir bardak kırılır, biz ise bin bardak kırılmış gibi davranır, hatta bir de üzerine hipotezler üretiriz...Beklediklerimizi yaşarız sonrasından da..Önce elbiselerimiz mahvolur, sonra servis kaçar, sonra yolda düşeriz, düştüğümüz yerde dizimiz kanar, taksiye bineriz, yeterli para yoktur, atm’de dururuz, geçici olarak servis dışıdır, ya da beklettiği için özür diler, sonra yeni bir atm ararken, taksimetre en güzel konserini vermeye devam eder, gitti paracıklar....
Devam edeyim mi?
Bir nefes alayım önce..
Muhtemelen geç kalırsınız, bir de azar işitirsiniz, ya da hor gören bakışlar...
Devam edeyim mi?
Moraliniz bozuk ya!
Aksi gibi toplantı dosyanızı da evde unutursunuz...
Oysa sadece kırılan bir bardaktı...
Ama şimdi...
Kalbinize batar cam kırıkları...
Günaydın herkese! =)
1 Mart 2010
Değişiklik istiyorum??MU?

Şikayet...Şikayet...Şikayet...Şikayet...
Geçen gün çok sevdiğim arkadaşlarımdan birinin facebook iletisiydi:
“Hayat aynı olayların tekrarından ibaret! Anyone disagrees?”
“Kesinlikle!” yazanlar da vardı...”Katılıyorum” yazanlar da vardı. Like edenler de vardı, ve bence mutlaka düşünüp de, fikre katılıp görüş bildirmeyenler de vardı.
Umarım karşı çıkanlar da olmuştur..
Benim gibi...
Direkt karşı çıktım. Hem de hani derler ya, ölümüne sevdalıyız! O cinsten!
Hayat aynı olayların tekrarından ibarettir, evet..Doğrudur, katılıyorum...Bunda yanlış olan bir şey de yoktur aslında.
Çünkü yanlış sonuçta değil, nedende yatar. Hiçbir problem sonucuna odaklanarak çözülmez!!!!!!!!!!!!!!!
Tekrarlıyorum! ÇÖZEMEZSİNİZ!
!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
Ve sonuca bakarak, oflanarak, puflanarak değil, nedenine inerek anlaşılmalıdır, aranmalıdır, düzeltilmelidir.
Ve hiç “Neden?” diye sormaya yeltenmeyin, duymak istemiyorsanız, ama bence bi sorun!
Neden?
Benim, Senin, Bizim, Sizin yüzümüzden!
Şaka gibi, değil mi?
Ama şaka değil! Ve şaka gibi de algılanmamalı bence..
Gayet açık! Ve gayet GERÇEK!
Yerimizde sayıyorsak, bir adım ilerleyemiyorsak, hatta ilerlediğimizi zannederken 3 ay sonra durup bir baktığımızda bir de geri gittiğimizi görüyorsak bir oturup düşünmek zamanıdır...Artık sonuçları bi bırakıp, nedenleri bulmanın, aramanın, ortadan kaldırmanın ya da nedenleri değiştirmenin zamanıdır.
Problemi yaratan etkenleri değiştiremediğimiz sürece istediklerimizi elde edemeyeceğimize, ve hatta problemin devam etmesine izin vereceğimize göre...
Problem de biz olduğumuza göre. Ben, sen, Biz, Siz.. =)
O zaman kendimizi değiştirmekle başlasak işe?
Nasıl olur?
Monotonluktan sıkıldık. Değişik bir hayat istiyoruz. Bazılarımız daha değişik bir iş, bazılarımız işinde daha değişik bir pozisyon, bazılarımız değişik bir semtte oturmak, bazılarımız değişik bir araba, bazılarımız değişik bir ev, bazılarımız değişik bir ilişki istiyor.
Kimileri kilo almak, kimileri kilo vermek..
Kimileri gelin olmak, kimileri boşanmak...
Eeee? Pardon da kim tutuyor sizi?
Siz tabi! Yani biz! Yani ben!
Değişiklik istemek güzel bir şeydir elbette. Ve çoğu zaman inanılanın aksine değişiklik iyidir.
Ama önemli olan bizim bu değişikliklere nasıl tepki verdiğimizdir. Bir düşünün bakalım bugüne kadar hayatınızda ne gibi değişiklikler oldu ve bu değişikliklere verdiğiniz tepki negatif miydi?
Değil miydi?
Değilse, güzel! Sorun yok demektir.
Ama eğer hayatınızda oluşan değişikliklere sürekli negatif tepki veriyorsanız, önce mutlaka bir şikayet ediyorsanız, söyleniyorsanız, ilk etapta korkuyorsanız, hemen kaçıyorsanız, istemiyorsanız, önyargı taşıyorsanız, olduğunuz yerden memnunsanız, değişiklik sizi ürkütüyorsa...
Kusura bakmayın ama ne halt etmeye değişiklik istiyorsunuz o zaman hayatınızda??
Ya tam karşınızda duran hayat sizi ne kadar ciddiye alabilir değişiklik istediğinizde?
Demeyecek mi? “Yahu ben bu kadına-adama bugüne kadar birçok değişik şey gönderdim, hepsine lanet etti, dalga mı geçiyor şimdi benimle?”
Bence der...Demeli de...Hak vermemek elde değil yani, o derece!
Şu hayatı bir anlayabilsek! Dediniz değil mi?
=)
Hayatı değil kendinizi anlayın, siz kendinizi anlarsanız, o sizi, siz de onu otomatikman anlarsınız zaten! Bu ilişkinin de nikah günü ya da ayrılık günü olmaz!
İmzalara bakmaz yani kalpten gelen hisler..
Her şeyi yakın demiyorum size bir kibritte. Böyle bir şey mümkün değil... mi? Aslında mümkün ama zor..Merdiven tırmanmak gibi düşünürsek eğer, bir sıçrayışta en üst basamağa çıkmak için oldukça yetenekli olmamız gerekir, yaş geçmişse bu yeteneği de elde edemeyeceğimize göre ki, bence istenirse bu da başarılabilir aslında ama..
Hadi diyelim, her şey zorladı sizi, sıçramak zor, bedeniniz ve ruhunuz uygun değil buna..
E basamaklar ne güne duruyor?
Tek tek çıkın..Hatta çok yorulursanız bir soluklanın..
Gerçi siz bir çıkmaya başlayın, gerisi gelecektir mutlaka.
Daha önce de söyledim, şakaya değil ama alaya gelmiyor hayat. Kendimizle alay ediyoruz farkında değiliz..
Bi de...Değişiklik yapın azıcık hayatınızda, kendinizde...İlle gidin saçınızın rengini değiştirin, ne bileyim kısaltın, perma yaptırın, vs değil..Ya da takım elbise giyerken birden motosiklete binip deri pantolonlar ve eldivenler giyin de değil kastım...
Ama yapın bi değişiklik...Hiç mutfağa girmiyor ve yemek yapmıyorsanız, girin hiç bugüne kadar denemediğiniz bir tarifi yapın. Mutfağın altını üstüne getirin, etrafta un paketleri uçuşsun, sebzeler birbirine karışsın mutfak tezgahında.
Kitap okumaktan hazzetmiyorsanız, gidin kitabevlerinden birine, rafların arasında dolaşın, elinizin İLK GİTTİĞİ kitabı alın, okuyun...
Sürekli arabayla gidip geliyorsanız, en azından haftada bir gün arabanızı bırakın, toplu taşıma araçlarını kullanın, insan içine çıkın..
Rock dinliyorsanız sürekli, gidip kendinize bir klasik müzik cd’si alın. Arada dinleyin..
Oturup hayal kurmuyorsanız, böyle şeylere inanmıyorsanız, oturup hayalinizle ilgili yazın, ya da zihninizde resmedin kurduğunuz hayali, değişiklik olsun diye yapın ama içinizden gelerek yapın..Tüm detaylarıyla!
Sinemaya gittiğinizde sürekli patlamış tuzlu mısır yiyorsanız, bir kerede karamelli şekerli mısır yemeyi deneyin.
Sürekli aksiyon filmleri izliyorsanız, bir kere de duygusal bir film izleyin.
Önce kendi rutininizi kırın, hayat da sizin rutininizi ona göre ayarlasın..
PS. Çok iticiyim değil mi?? =)
Peki, size bir soru: Sizce ben bunu önemsiyor muyum?
Hayır!
Sadece yazıyorum, paylaşıyorum, bu da benim meditasyonum. =)
Bir de, siz bana zikretmiyorsunuz belki ama ben duyuyorum =)
“Madem bu kadar pozitifsin, madem hayatında birçok şeyi halletin, hani hep peri masallarındaki gibi bir aşk yaşamak istiyorsun ya? Neden olmuyor o zaman???”
Olmuyor değil. Bugüne kadar olmadı. Ama....OLACAK! Hiç merak etmiyorum...
Hiç endişelenmiyorum...
Sadece şunu biliyorum.
OLMASI İÇİN BİR SÜRÜ NEDEN VARKEN, OLMAMASI İÇİN HİÇ SEBEP YOK!
Güven böyle bir şey işte!
Sadece tavsiye edebilirim....
Olunca paylaşırım ;)
28 Şubat 2010
Hiraiana'nın Hüznü - Nazlı ve Peri kızı Bölüm 4

Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki, nefes alamayacağını düşündü. Bir anda nefessiz kalmak ve tekrar düşebildiği kadar aşağıya düşmek. Bunu bir kez yaşamıştı, bir daha tecrübe etmek istemiyordu.
Yavaşça yattığı yerde doğruldu Hiraiana. Elbette bir peri kızına yakışır tarzda bir odası vardı. Rüzgâr tatlı tatlı esiyordu pencereden içeri, sanki nefessiz kalmış Hiraiana’ya nefes üfler gibi.
Kurtlar bu gece hiç susmamışlardı. Dünyadaki gibi değildi orada kurtlar. Dünyada köpekler neyse, Hiraiana’nın geldiği yerde de tüm hayvanlar öyleydi. Hiçbir hayvan perilere ve onlarla birlikte yaşamak zorunda olan, tabi bunun için gönüllülük gösteren, insanlara asla saldırmazlardı. Herkesin barış içerisinde, huzurla, her şeyi paylaştığı bir cennetti adeta.
Huzursuzdu bu gece Hiraiana. Uyku tutmamıştı birtürlü. Biraz dalar gibi olsa, hemen kabuslar başlamıştı.
Periler de kabus görüyorlardı yani!
Pencerenin kenarına gidip, küçük tahta bir taburenin üzerine oturdu ve havadaki taze kokuyu içine çekti. Çok erken olmasına rağmen, hizmetçi demeye dilinin varmadığı, her şeylerini borçlu oldukları kadınlar ahırlarda süt sağmaya başlamışlardı çoktan.
Gözlerini kapatıp uzun uzun çekti kokuyu içine. Çok seviyordu burayı. Burası dünyadan daha güzel bir yerdi. Yüzde yüz daha güzel bir yerdi. Dünyadaki yalana-dolana-ihanetlere baktığında, “İyi ki de yıllar önce Yenura’ya ikna olmamışım ve burada kalmışım” dedi.
Sonra gözünü uzakta, doğan güneşin soluk ışığında belirmeye başlayan ufuk çizgisine sabitledi. O çizginin ardındaydı dünya. Yardım etmeye çalıştığı ölümlüler. Ellerini çenesinin altında birleştirip, pencerenin pervazında, yanaklarından birini ellerinin üzerine yaslayıp düşünmeye başladı..
Bambaşka bir hayat yaşanıyordu o çizginin arkasında.
Eskiyi düşündü Hiraiana. Eskiden de dünyaya yolculuk yapardı, hiçbir ölümlü ondan korkmazdı, veya onun suretine ihanet etmezdi. Peri masallarıyla büyüyordu çocuklar. Pamuk Prenses’e, Uyuyan Güzel’e, Rapunzel’e, her masalın mutlu sonla biteceğine inanıyorlardı. Mucizelere! İyilerin ödüllendirildiği bir dünyaya olan inançları sonsuzdu. He-man çocuklarıydı onlar, Şirinler Köyü’nde yapıyorlardı kahvaltılarını, Köstebek Mok’un maceralarıydı onları heyecanlandıran. Karşılaştıkları en kötü suretler Dalton kardeşlerdi ve Rintintin bile onları severdi. Karşılarında Hiraiana’yı gördükleri zaman hiç şaşırmazlardı, aksine onların yüzündeki o mutluluk Hiraiana’nın sadece bir günlük yolculuğu için harcadığı enerjiye değerdi.
Elele tutuşurdu çocuklarla...Şarkılar söylerdi.. Yağ satarım bal satarım oyunlarında mendillerini çalar, keyifle mızıkçılık yapardı ayağında takunyalarıyla..
Anneler ve babalar çocuklarını sevgiyle büyütürler, onları öpüp-okşamaktan kaçınmazlardı. Mutlaka sürprizler yapılırdı çocuklara. Beklemedikleri şeyler tezahür ederdi hayatlarında. Beklemedikleri şeylerin de olabileceğini görsünler, hayata inansınlar, sıkı sıkıya tutunsunlar diye.
“Keşke,” dedi. “Keşke Nazlı ile çok ama çok önce karşılaşsaydım.”
Hafif bir pişmanlık vardı Hiraiana’nın düşüncelerinde. Ama bu pişmanlık kendisinin kıymet bilmemeksizliğinden ziyade, Nazlı’nın içinde yaşadığı dünyanın, iyiliğe olan inancını boşvermişliğiydi. Bir periye has bir hareketle, korumakla görevlendirilmiş insanların pişmanlığını da taşıyordu içinde, onları düşünürken...
Kimbilir? Belki Nazlı da en az onun kadar pişmandı.
Küçük buzağı Horau pencerenin önüne gelip, gülümseyen gözlerle Hiraiana’ya baktı ve kafasını pencereden içeri uzatıp Hiraiana’nın yüzüne sevgi dolu bir öpücük kondurdu diliyle.
“Ah Horau!” dedi Hiraiana. “Eski zamanları o kadar özlüyorum ki! Bu kadar kötülük yoktu dünyada. Çocuklar mutluydu. Anne-babalar mutluydu. Öyle doymuştu ki her şey yaşama, yalnız ya da birlikte herkes tatminkardı, şükran doluydu.”
Yüzünden okunan hüznün getirdiği bir damla gözyaşı yanaklarından aşağıya doğru süzülürken, küçük buzağı tuzlu gözyaşını yalayarak Hiraiana’yı teselli etmeye çalıştı. Tabi biraz da tuzdan yararlandı.
O kadar değiştirmişti ki yıllar dünyayı, fiziksel olarak etkilemekle kalmamış, ruhlarına kadar uzatmıştı ellerini kötülük, yalnızlık, pişmanlık, ihanet. Öyle bir yer haline gelmişti ki dünya! O kadar çok mutsuz insan vardı ki, Horau bunu anlayamazdı. O sevgiden başka bir şey görmemişti sahiplerinden ve annesi olan inekten.
Masal kitaplarının yerini ebeveynlerden uzakta kalmalarını sağlamak amacıyla odalara kurulan TV setleri almıştı. Tam teşekküllü. Sekseklerin, ip atlamaların, beş taşların, kukalı saklambaçların yerini, elleri silah tutan, kafa patlatan, beyin dağıtan kahramanların hakim olduğu önce atariler daha sonra bilgisayar oyunları. Eskiden yemeğini yemeyen çocuklar için çeşitli yöntemler üreten, gerekirse elleriyle yediren annelerin yerini, şimdi çabuk yesin başımdan kalksın tavırları içinde olan annecikler almıştı. Hal böyle olunca da Burger King ve Mc Donalds gibi obez fast food zincirleri servetlerine servet eklemeye devam ediyorlardı. Caddenin üzerinde bağdaş kurup ıspanak satan teyzenin bahçesinden topladığı tazecik ıspanaklara talep neredeyse yok denecek kadar azalmıştı. Temel Reis tekamülünü tamamladığından beri unutulmuştu ıspanak. Bir de ıspanağın içinde demir olmadığı mevzusu vardı elbette. Anneler demiri düşünürken obez ettiler çocukları big mac’lerle, whopper’larla. Demir yoktu ama bol mayonez, bol ketçap bol kolesterol vardı artık hayatta. Hayvanlarla büyüyen çocuklara hayvanların pis olduğu, hastalık bulaştırdığı, insanlara düşman olduğu öğretiliyordu artık. Sonucunda da sokaklarda neden sokağa atıldıklarını bilemeyen, atalarının anlattığı sevgiyi insanoğlundan göremeyen, ve tek istedikleri bir lokma ekmek ve bir parça sevgi olan köpekler ve kedilerin sayısı gün geçtikçe artmaya devam ediyordu. Para için birbirini öldüren mi ararsın, güçsüzü daha çok ezeni mi? Ne ararsan vardı yani! Her türlü kinin, dargınlığın, sevgisizliğin yol çizdiği, ve insanları bu yolda yürümeye zorladığı bir dünyaydı Nazlı’nın dünyası.
Ama Nazlı farklıydı. Hâlâ sevgiye inanıyor, kim ne derse desin kendi bildiğini okuyor, hayata güvenmeye çabalıyor, adım adım da olsa en azından ilerliyordu. Sezgilerini takip etmeyi bilen ender ölümlülerden biriydi.
Nasıl da şaşırmıştı Hiraiana’nın sesini duyduğunda ve aniden karşısında gördüğünde. Dün gece yine uçmuştu Hiraiana Nazlı’nın balkonuna. Fakat bedenleşememişti bu kez. İki hafta daha beklemek zorundaydı. Bir güvercin olarak, beyaz, kahverengi benekli bir güvercin konmuştu saksısına Nazlı’nın.
Aslında yasaktı böyle günlerde ölümlülere görünmek ya da belirmek fakat dayanamayıp saksının içine bir telek tüy bırakmıştı Hiraiana.
Bilsin diye...Orada olduğunu...Onu düşündüğünü..Desteklediğini...Korkmasın diye...
Belki de yıllar önce Yenura’nın kendisinden koparıp aldığı kardeşi yerine koymuştu Nazlı’yı...
Kimbilir?
Çünkü kardeşinde varlığını gösteremeyen, dünya ötesi varlıklara ait olan sevgi, huzur ve mutluluk, Nazlı’nın içinde hâla vardı, belki ağ tutmuştu ruhunun köşelerinde ama ordaydı...
Biraz çaba gerekiyordu sadece..
Oysa kardeşi...
PS. Ara vermek istedim biraz sohbetimize. Yoksa unutmadım..Yazdıklarıma ithafen söylediğiniz her şeyi duyuyorum. Böyle bir yeteneğim var benim de işte..İnanmıyor musunuz? Bir ipucu o zaman size: "Çok itici olabiliyorum" biliyorum, ama sadece size..Konuşacağız...Konuşacağız...
En kısa zamanda gerçekleşecek sohbetimizde birkaçını dile getireceğim..Konuşuruz birlikte..
Güzel bir hafta diliyorum herkese.
Nazlı ve Peri kızının maceralarından çıkarım yapmak isteyenlere,
1,2, ve 3. bölümleri okumaları dileğimle :)
27 Şubat 2010
Verdiğiniz mesajın farkında mısınız?

Peki...
Neden taktiklere ihtiyaç duyuyoruz, herkese fikir soruyoruz, ve herkesten fikir alıyoruz, hatta fikri almakla da kalmıyoruz, bu fikirlere inanıyor, bir inanç haline getiriyor ve daha sonra teoride bırakmayıp, hayatımızın bir parçası haline getirip, uygulamaya koyuyoruz?
Biliyor musunuz?
Cevapları alalım..
“Tatktiklere ihtiyaç duyuyorum, çünkü aşk bir oyun ve oyun iyi stratejilerle kazanılır.”
“Arkadaşlara fikrini soruyorum, çünkü onların mutlu ilişkileri var, başarmışlar, nasıl başardıklarını öğrenmek güzel. Böylece ben de başarabilirim.”
“Herkese soruyorum çünkü fikir çeşitliliği önemlidir, böylece içinden en beğendiğimi seçebilirim, bana en uygun olanını.”
“Aslında inanmıyorum ama uygulamak istiyorum sadece. Denemek görmek istiyorum.”
:)
Aşkı bir futbol maçı gibi görmeye devam ettiğiniz sürece, süresi 90 dakika olacaktır. Belki beraberlikte uzatmalara gidersiniz. Hiç olmadı, penaltılarla bitecektir. Sonra da veryansın hakeme!
100 kişiye sorduk, aşkta nasıl davranmalı, bilmem kaç kişi şu cevabı verdi? Eğer aşk bir anketse, devam edin sormaya. Hatta 100 kişiyle kalmayın, 1000 kişiye daha sorun. Dünya yeterince kalabalık, soracağınız yeni birileri her zaman olacaktır.
Devam edin bu palavralara. Yok aslında inanmıyorum da, deneyip görmek istiyorum, sonucuna göre karar vereceğim. Birkaç aşkı tükettikten, aşkı kendime küstürdükten sonra. Durmak yok! Denemeye devam!
Bence bir durun. Bir bırakın. Devam etmeyin. Bugüne kadar bunları uyguladınız, ne geçti elinize? Bir fincan hayalkırıklığı, onu da karşı komşudan temin ettiniz, elinizde kalmadı.
Çok iyi anlıyorum sizi, çok yakından biliyorum neler hissettiğinizi, paniklerinizi, bocalamalarınızı, hüzünlerinizi. Biliyorum.
Gerçekten...
Ben de böyleydim çünkü, ben de taktiklerin peşinde koştum, en iyi antrenörü aradım 33yıllık hayatımın belki bir 32 senesi boyunca. Ben de oyun zannettim aşkı, ilişkileri, ben de sordum herkese, sordurdum, fallar baktırdım, öğrendiklerimi değil inandıklarımı uygulamaya geçirdim. Ben de kendini bilmeyen bir insandım bir zamanlar, henüz kendini keşfetmemiş.
Keşfetmenin sonu yok, onu da öğrendim..
İşte tam da bu nedenle, biliyorum.
Öyle değilmiş. Değilmiş. Ben 32 yaşımda öğrendim. Ama öğrendim. Deneyerek, yanılarak, sınayarak, sınanarak öğrendim.
AMA... kendimi denedim, kendim yanıldım, kendimi sınadım, kendim sınandım..
Bir başkasının fikirlerinin tezahürü olmadım.
Yine şunu da öğrendim.
Hiçbir şey için geç değil. Hiçbir zaman. 20’de de öğrenebilirsiniz, 23’de de. 40 olsa da öğrenirsiniz, 55 olsa da. Farketmiyor gerçekten. Yeter ki isteyin! Öğrenmek isteyin! Bilginin peşinden koşun. Deneyin, deneyim edinin, güvenin.
Duyuyorum ben sizi, merak etmeyin.
Ne duyduğuma gelince...Onu da sonrasında konuşuruz. Yalnız şunu bilin, sizin dile getirdikleriniz zamanında benimdi, sizin korkularınız zamanında benim korkularımdı, umarım benim başlangıcım da, zamanında, yani tam da şimdi, sizin başlangıcınız olur.
Yalnızca bir detay. İlişkinizi devam ettirmek için, ya da aşkınızı sağlamlaştırmak için, ya da yeni bir ilişki kucaklamak için başklarına her danıştığınızda, başkalarına yaptığınız her arayışınızda verdiğiniz mesaja dikkat edin.
Siz “Onu seviyorum ve devam etmek istiyorum, hayatımda bir ilişkim olsun istiyorum.” Mesajı verdiğinizi düşünüyor olabilirsiniz. Böyle öğrenmişsiniz.
Ama yanlış öğrenmişsiniz. :)
Öyle değil işte! Çok daha basit aslında, çok daha sade. Saf, yalın.
“Tekbaşıma yapamayacağım, başkalarına ihtiyacım var, benim bu ilişkiyi devam ettirecek gücüm yok, birileri bana yardım etmeli, çünkü ben bu konuda, belki de her konuda aciz bir kadın-erkeğim.”
Mesaj alenen ortada aslında ;)
Fosilleştirmeden değiştirmek lazım.
Bi de unutmadan, hayat bir satranç tahtası değil. Şah-mat durumu yok yani. Dimdik ayakta durmak sizin elinizde, zihninizde.. Kaleyi kaptırmayın yeter ;)
Duyduklarıma gelince...Bir sonraki yazıda devam ederiz sohbete. :)
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
