Hani insan kocaman bir orkestraya sahiptir, tüm çalgıların eşsiz güzellikte sesleri vardır,hepsini tıngırdatmak ayrı yetenek gerektirir. Aslında o yetenek içerde bir yerdedir, içe bakmadığınız için göremezsiniz. Bir sevgili gelecektir, yönetecektir ve sizin orkestranız harikulade bir konser verecektir. Sevgili ancak ürettiğiniz müziğin kalitesine gelir! Önce çalgılarınızı öğrenip, orkestranızı yönetin ve güzel bir konser verin, sonra selama çıkarsınız, elbet alkışlayan birileri olacaktır. (R. Okandan)

7 Mart 2010

Beklemek ve Beklenti..Fark var mı acaba?


Kötü bir temenni, kötü bir hipotez..Bana göre.. Ve yine bir facebook iletisi. Bu kez başka bir arkadaşımdan..Başka bir günde.. Yine sevdiğim bir arkadaşımdan ama. Zaten insanı en çok üzen de sevdiği arkadaşlarının yaşadıkları inançsızlığı ve beklentisizliği görmek ve sizden yardım talep etmedikleri için de, eliniz kolunuz bağlı seyretmek..

Çünkü uzun zaman önce öğrendim. Yardım istemeyene yardım etmek, manasız. Çünkü yardım istemeyen kendi halinden mutlu olduğunu sanırken, dünyada mutsuz olduğunu haykıran (açıkça) ve yardım isteyen o kadar çok insan var ki, istemeyene, inanmayana çabalamak sadece zaman kaybı oluyor.

En güzel şeyler onları en az beklediğinde olur...

Vermekten bahsetmiştim ya hani geçen gün. Hani bazı “inek” öğrenciler vardır. En iyi ders notlarını onlar tutarlar. Aslında iki çeşit “inek” öğrenci vardır. Birinci tür, en iyi notları tutmakla kalmaz, bi de herkesle paylaşır. Böylelerine halk arasında “enayi” yakıştırması yapılır. Dikkat edin! Halk arasında dedim, bu benim inancım değil! İkinci tür “inek” tiplemesi ise, ne notlarını paylaşır, ne kaynaklarını, ne de başarılarını. Böylesine halk arasında “domuz” tabiri kullanılır ve de ineklikten domuzluğa terfi ederler. Sonuç değişmez, birisinin etinden sütünden yararlanılırken, diğerinin SANIRIM sadece etinden yararlanılır. En azından ben bugüne kadar “domuz sütü” diye bir şey duymadım. =)

Şimdi niye anlattım bu “inek öğrenci” mevzusunu? Bu inek görüntüsündeki orijini domuz olan öğrenci arkadaşlarımız diğer ineklerden otladıkları çayırlara girme hakkı talep edebilirler zaman zaman.

Kafanız çok mu karıştı, domuz, inek, çayır, çimen, süt falan derken...

Bazı öğrenci arkadaşlarımız, çok çalışkan olmalarına rağmen, hatta bir de çok çeşitli kaynaklara sahip olmalarına rağmen ellerindekini paylaşmayı istemezler. Çünkü hırslıdırlar, başkaları onlar kadar iyi olsun, ya da onlar kadar iyi yapsın, ı-ıh bu onlar için kabul edilemeyecek bir durumdur. Fakat, gelgelelim kendi kaynaklarına da güvenmedikleri için, başka arkadaşlarından buldukları her şeyi isterler. Paylaşmadıkları gibi, bir de kendi ellerindekilerle yetinmezler, paylaşıma açık arkadaşların elindeki her şeye göz dikip, isterler.

İşte sorun da burada çıkar!

Şöyle bir diyalog geçebilir zaman zaman..(İsimler tamamen uydurmadır)

Meltem: Ya, Tayfun da istedi geçen gün bu notları, ona da çektirelim.
Şenol: Niyeymiş? Tayfun ellerindekini bizimle paylaşıyor muymuş? Bugüne kadar neler neler yaptı, bir tanesini bile gördük mü? Biz niye gönderiyoruz, biz enayi miyiz?
Meltem: Öyle mi diyorsun? Ama istedi, ne yapacağız şimdi peki?

İşte böyle bir durum olduğunda, dayanamaz hemen müdahale ederim. Belki etmemeliyim, ama ederim.

Paylaşın arkadaşlar!!! Elinizdeki her şeyi paylaşın. Çok paranız varsa, paranızı paylaşın. Neşeniz varsa, neşenizi paylaşın. Sevginiz varsa, sevginizi paylaşın. Ders notlarınız ya da kaynaklarınız varsa, kaynaklarınızı paylaşın. Bırakın paylaşmayanlar kendi KITLIK BİLİNÇLERİ ile yaşamaya devam etsinler. Ama siz de hayatınıza KITLIK BİLİNCİ dediğimiz şeyi sokmayın.

Hayatınızın enerji akışını kesmeyin ne olur!

Bir şeyi paylaşırken, evrene onun sizde bol olduğu mesajını veriyorsunuz. Artık öğrendik değil mi? Evren bolluk bilincini seviyor, siz ne veriyorsanız onu alıyorsunuz.

Diğer yönden bakınca da...”Ben kimseyle hiçbir şeyimi paylaşmam” mesajının altında yatan kıtlık, korku, çekinceler...Yani, “Ben kimse ile paylaşmam, çünkü paylaşırsam ben en iyi olamam, beni geçenler olur, korkuyorum” mesajı...

Bilmem anlatabildim mi?

Şimdiiii,

Yazının başına dönecek olursak eğer...

En güzel şeyler, onları en az beklediğinde olur..

Neden? Çünkü beklersem hayalkırıklığına uğrama ihtimali olabilir mi bana bunu söyleten? Yine aynı şekilde evrene negatif bir afirmasyon yapmış olmuyor muyum ben bunu söylediğimde? Madem hayalkırıklığı düşünüyorum, evren de bana hayalkırıklığı verecek o zaman. Bu kadar basit aslında.

Bu nedenledir ki, vermeniz gerekiyor önce..İstediklerinizi, beklentilerinizi, evrene düşünceleriniz ve duygularınız yoluyla vermezseniz; evrenden de hiçbir şey alamazsınız. Hatta daha da kötüsü, beklemiyorum SANDIĞINIZ şeyler çıkabilir yolunuza..

Ne demiştik?

Almak için, VERMEYİ öğrenmek gerekiyor.

Hayatın her alanında.

PS. Bir kedi ve bir köpeğin sevgiyle paylaştığı dünyaya her gün şahit oluyorum. Birbirimizden öğrenemiyorsak, paylaşmayı, onlardan öğrenebiliriz.
Öğrenmek istedikten sonra, öğrenmeye hazır olduktan sonra, öğretecek öğretmen bulmak zor değil.
Bazen bir insan, bazen bir kedi, köpek, bazense bir kitap..
Yeter ki öğrenelim..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder