Bundan sonra beni okumaya devam etmek isteyenler: İki seçeneğiniz var...
Yazılarımın yeni adresi:
http://ranaokandan.com
Ya da..
http://www.facebook.com/profile.php?ref=profile&id=639066327#!/pages/Rana-Okandan-Benim-YolculugumBana-Yolculugum/377464762186?ref=ts
Hangisini tercih ederseniz :))
20 Mart 2010
19 Mart 2010
Selam herkese...
Haha :) Yazı bekliyordunuz benden değil mi? Bir süre daha bekleteceğim sizleri. Aslında kafamda çok ama çok güzel taslaklar var yazıya dökülmemiş ama...
Blog adresimi taşımakla meşgulüm...Düzenlemeleri yapar yapmaz en kısa zamanda bilgilendireceğim..
Bunun yanısıra facebook fan sayfamı oluşturmaya başladım ;) Onunla ilgili çalışıyorum admin'im le birlikte..
Bir eğitime başlıyorum..Uzun sürecek bir eğitim..
Ve kafamı kaşıyacak vaktim olmaması hadisesini çok ama çok seviyorum...
Ben buralarda yokken, hani beni ve yazılarımı özlerken arşivi karıştırın biraz, hatta şunun üzerine biraz düşünün derim ben:
Hayat nefes aldığımız-verdiğimiz, nefesi tuttuğumuz ve nefes kesen anlardan oluşur. Ve bu anlar paylaştıkça çoğalır... (R. Okandan 2010)
Herkese tekrar başka bir adreste görüşünceye kadar, umarım çok yakın zamanda, teknik işlerden pek anlamıyorum çünkü..
Kendimi ve sizleri seviyorum! Hem de çok! :)
Blog adresimi taşımakla meşgulüm...Düzenlemeleri yapar yapmaz en kısa zamanda bilgilendireceğim..
Bunun yanısıra facebook fan sayfamı oluşturmaya başladım ;) Onunla ilgili çalışıyorum admin'im le birlikte..
Bir eğitime başlıyorum..Uzun sürecek bir eğitim..
Ve kafamı kaşıyacak vaktim olmaması hadisesini çok ama çok seviyorum...
Ben buralarda yokken, hani beni ve yazılarımı özlerken arşivi karıştırın biraz, hatta şunun üzerine biraz düşünün derim ben:
Hayat nefes aldığımız-verdiğimiz, nefesi tuttuğumuz ve nefes kesen anlardan oluşur. Ve bu anlar paylaştıkça çoğalır... (R. Okandan 2010)
Herkese tekrar başka bir adreste görüşünceye kadar, umarım çok yakın zamanda, teknik işlerden pek anlamıyorum çünkü..
Kendimi ve sizleri seviyorum! Hem de çok! :)
18 Mart 2010
Yapmayın, yapmayın, yapmayın..

Ya da yapın, erteleyin, size bağlı, sizin isteğiniz, siz bilirsiniz elbette...
Ben yine de söylemiş olayım da ;)
Siz yine de şunların arkasına sığınmaya devam edin, isterseniz ;)
Bahaneler..Bananeler..Ananeler...
Sadece gülümsüyorum ve gülümsedikçe dünyam büyüleniyor =)
Abrakadabralar, büyümixler, kazanlar, süpürgeler, hepsi benimle.
Kişi, yolculuğa çıkmak istediğinde kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyacı yok!
Kişi yolculuğu göze aldığında, kendi yüreğinden başka kimseye ihtiyacı yok!
Ve o yürek aslında öyle kocaman ki!
En güzel yolculuklarımı yalnız yaptım bugüne kadar ama fiziksel ama içsel...
Atladın mı arabaya, takarsın CD player’ına şöyle karışık sevdiğin şarkılardan, açarsın pencereni, gözünde güneş gözlükleri, istediğin yerde durur, istediğin yerde devam edersin aynı içsel yolculuğun gibi...
Tek fark: Bir kere içe doğru yola çıktığında durmak istesen de duramıyorsun, zaten durmak da istemiyorsun. Enteresan bir şekilde...
En azından benim için bu böyle =)
Kişi değişmek istediği zaman direnmeye gerek yok...Sezgilerin sana değişmeni söylüyorsa binbir çeşit yolla, birilerine uzanmaya gerek yok...Destek almaya gerek yok...
Alırsanız ne güzel, hatta harika!!Kendinize yaptığınız en büyük yatırım olur. Elbette, ama alamıyorsanız da, tamamen normal..
Yolcu gitmek istediği zaman, yapması gereken tek şey “allahaısmarladık” demek ve gitmek. Ama önce Allaha ısmarlamamak... Siparişi ÖNCE kendine vermek! Verilen siparişi de ciddiye almak, bir nevi şef garson olmak...
Senin ciddiye almadığın siparişi, EVREN DE CİDDİYE ALMIYOR!
Tecrübe ile sabittir! =)
Bu kadar basit aslında..
Umutsuzluk çok büyük de olabilir, üzüntü çok derinde de olabilir, depresyon minörden majöre dönmüş de olabilir.
Gerçekten olabilir!
Farketmiyor aslında..
Zaten umutsuzluğun, üzüntünün ve depresyonun kocaman olduğu dönemde uzanan elleri de görmek pek mümkün olmuyor..
Uzanan elleri düşman sanabiliyor insan...Kendini geri çekebiliyor, savunma mekanizmalarının ardına sığınabiliyor...Kocaman kocaman duvarlar örebiliyor önüne, kimse ona ulaşamasın, incitemesin diye..
Kendini yeterince incitiyor insan böyle zamanlarda zaten...
Bu nedenledir zaman zaman “Yardım etmeye çalışıyorum ama dinlemiyor! Ne hali varsa görsün! İyilikten de anlamıyor, aman banane!” demelerimiz..
Kızmadan, sinirlenmeden, anlamadan, anlayış göstermeden önce bir kere değil belki bin kere düşünmek lazım..Anlamak lazım, anlayış göstermek lazım...
Neyse..
Bu nedenledir diyorum hep, kişisel gelişim adı üstünde kişisel..Herkesin ayrı bir kavşağı, ayrı trafik ışıkları, ayrı anayolları ve tali yolları var.
Kimileri otobandan gitmeyi tercih ediyor, kimileri eski yollardan geze geze, göre göre..
Kimileri yürümeyi seviyor, kimileri bir uçağa atlayıp gidiyor.
Varılacak noktayı kaybetmediğiniz sürece, nasıl, neyle, kimle, ne kadar zamanda, çok da farketmiyor.
Yola bir kere çıktınız mı, varılacak nokta orada sizi bekliyor.
Hatta bazen kazalar oluyor, trafik sıkışıyor, beklemek zorunda kalıyor insan..
Bu nedenledir, bu adresin başlığı: Benim yolculuğum...Bana yolculuğum...
Kimse benim yaşadıklarımı yaşamak zorunda değil..Kimse benim okuduklarımı okumak zorunda değil..Kimse benim katıldığım seminerlere gitmek zorunda değil..Kimse benim danıştığım insanlara danışmak zorunda değil..Kimse benim izlediğim yolu yürümek ya da bir taşıtla geçmek zorunda değil..Kimse benim gibi yazmak zorunda değil, kimse ben yapıyorum diye egzersiz yapmak zorunda değil, kimse ayda bir kere görüşmeye gitmek zorunda değil, kimse günlük tutmak zorunda değil...
Ben bunları yapıyorum...İstediğim için...
İstemek çok önemli..
İçten gelen istek..
Bir zamanlar, belimi sakatlamadan önce, bir spor merkezine üyeydim..Arkadaşlarım vardı orada, herkes başka bir şeyi severdi.
Bazısı pilates seanslarına girerdi, bazısı aerobik, bazısı aletlerde çalışmayı tercih ederdi, bazısı yüzmek isterdi, bazısı sadece güneşlenmek..
Neyi nasıl istiyorsak, öyle yapalım bence..Kendimize sınır tanımadığımız ya da varolduğunu zannettiğimiz sınırlarımızı zorladığımız sürece problem yok..
Kişisel Gelişimde de uygulanabilecek çok metod var aslında..
Hatta hiç metod uygulamasanız bile, bir şekilde varacağınız nokta değişmeyecek. Siz farkındalığa ulaşana kadar hayat size kızılcık sopası ile öğretecek..
Ama bir de mutlu mutlu ulaşmak var hedefe, kızılcık sopasının darbelerinden kurtarmak kendimizi.
Ve inanın bu bizim elimizde...
Bahaneler bulmaya hiç gerek yok...
“Amaaan Ankara’da çalışılacak iyi bir kişisel gelişim koçu yok! Hepsi İstanbul’da”.
“Aman borç içindeyim zaten, bir de ona harcayacak param yok!”
“Kitap okumayı sevmiyorum, böyle şeyler bayıyor beni!”
“İnanmıyorum”
“Ben realistim”..
VS...VS...
Yani mızmızmızmızmızmızmızmız da mızmız durumu!
Pırasanın tadını bilmeyen kadının-adamın “Pırasadan nefret ediyorum” demesi gibi bir şey, o kadar..
Ötesinde bir şey yok!
Çok büyük paralar dökmeye gerek yok..
Ben yolculuğumun yarısından çoğunu kendi çabamla, okuyarak, ve melek kalpli bir arkadaşımla birlikte çalışarak, sohbet ederek, uygulayarak geçirdim.
Sadece yolculuğum uzadı...
Belki gidilecek noktanın son ucuna varamadım daha ama o kadar çok yol aldım ki, ve bunu kimseden profesyonel destek almadan yaptım..
Almak istemedim mi? İstedim elbette.
Çok ciddiyim!
Ha tabi bir de başka bir konu var...
O da büyük bir hevesle başlayıp, ondan sonra vazgeçmek..
Hadi o da bir sonraki yazılardan birinin konusu olsun ;)
17 Mart 2010
Zeytinyağlı Bakladan....AŞKA!

Bir diyalog.
Gayet samimi, gayet içten.
Her şeyden önce, benden bir diyalog..
Ben? Gayet samimi, gayet içten =)
Bakla ve Rana arasında hoş bir sohbete dönüşürken, sürüngen beynimizin, kör inançlarımızın, sahte inanışlarımızın , gerçek zannettiklerimizin – nasıl çağırmak istiyorsanız çağırın - devreye girmesi ile nahoşlaştı =)
İlk bakışta:
Kim çekti ceremesini?
Rana.
Rana cereme mi çekti?
Hayır.
RANA ÖĞRENDİ!
Bir kez daha öğrendi!
SEZGİLERE TAM GAZ GÜVEN- GÜVEN-GÜVEN! TAM GAZ!
Hani ben anlatıp duruyorum ya zaman zaman, hatta yarın yine anlatıcam aslında – ama araya bakla mevzusu girdi, anlatmadan duramayacağım - , biz ne yaparsak yapalım, ne kadar karşı gelirsek gelelim, ne kadar direnirsek direnelim, bir gün mutlaka öğreneceğiz! Ama öyle, ama böyle. Tekamül sona erene kadar, ki böyle bir son...Benim için...
???????????????????????????????????????????????????????
Bunlardan ibaret.
Farkeder mi? Etmeyebilir, edebilir de..Kişiden kişiye değişir..
Hani kitaplar öğretiyor ya! Yaşam koçları öğretiyor ya! Meditasyon öğretiyor ya! Hayatınızı paylaştığınız kedi-köpek öğretiyor ya!
Bakla da öğretiyor..
Kim?
Zeytinyağlı bakla =)
Öğretiyor..
ÖĞ-RE-Tİ-YOR!
Evrendeki her şey öğretiyor...Öğrenmek istedikten, öğrenmeye açık olduktan sonra..Bakla neden öğretemesin?
Akşam 19:45 suları. Köpekle yürüyüşteyken bir arkadaşa rastlanılmış, azıcık sohbet edilmiş, oradan buradan konuşulurken yürüyüş biraz geç bitmiş. Eve gelinmiş, akşam yemeği yenilecek. Güzel ve ritmik bir müzik açılmış, bir yandan köpekcikle ve kedicikle sohbet ederken, bir yandan müziğe eşlik ederken, güzelce bir salata hazırlanmış, şöyle mevsim yeşilliklerinin her türlüsünden, bol limonlu, nar ekşili =)
Sonra masaya her şey yerleştirilmiş, özenle. Buzdolabı açılmış, baklanın olduğu borcam kâse alınmış.
Kapağı açılmış, kaşık daldırılırken sohbet başlamış:
BAKLA : Yapma!
RANA :Ya evet, garip bir koku var ama, dur bakalım.
BAKLA : Bak daldırma kaşığı işte, kokuyorum görmüyor musun?
RANA : Allah allah! Sadece dün gece dışarıda unutmuştum..
BAKLA : Tamam işte, dışarıda unuttun, bozuldum, küstüm, darıldım, ekşidim. Yeme!
RANA :E havalar soğuk ama!
BAKLA : Havalar soğuk ama, kalorifer de cayır cayır yanıyor, nabbbbberrrr?
RANA : Biraz kötü kokuyor hakkaten, dur bir çatal alayım...
SÜRÜNGEN : Ye ya! Bir şey olmaz! Bir gün dışarıda unutulan yiyecek bozulur mu?
BAKLA :Karışma, bırak kendi karar versin! Pis sürüngen
RANA : Tadı ....mmm...her zamanki gibi değil ama...
BAKLA : Bak yeme diyorum işte, yeme, başka bir alternatif düşün hemen.
SÜRÜNGEN : Zamanın yok RANACIĞIM (ALARM!ALARM! sahte sevgi sahte sevgi) , yemek zorundasın bunu.
RANA :Dolaba bir bakayım, başka ne uydurabilirim pratikte.
BAKLA : Hadi hemen dök beni, hemen hemen hemen..
SÜRÜNGEN : Ya biraz yoğurt, biraz dereotu, hallederizzzz, korkma! Ne korkaksın!
RANA : (Pis sürüngen nasıl da EGO’mla onuyor) Hakkaten ya, başka da alternatif yok.Hemencecik yapabileceğim. Dur bakalım bir de yoğurtla, dereotu ile ve tuzla Deneyelim..
SÜRÜNGEN :Hah şöyle!
BAKLA : VAH VAH VAH!
RANA : Fena olmadı ya! Tabi canım bozulur mu 1 günde!
SONUÇ: Rana baklayı yer. Tüm sezgilerine rağmen. Sürüngen beyin kilit noktasına kullanmıştır atağını. Anahtar kelime:
KORKAK!
Gaza geldim mi geldim! Niye inkar edeyim? =)
Ve ben bu baklayı neden yedim? Kör inançlarım yüzünden.
“1 günde baklaya bir şey olur mu?”
“Kış mevsimindeyiz. Hava soğuk zaten, yaz olsa anlarım.”
“Bakla mis gibi, benim ağzımın tadı yok herhalde, tatlandırayım şunu.”
Baklayı ve sezgimi dinlemediğim gibi,
Dereotuna’da yoğurt’a da tuz’a da acımadım.
Kendimle beraber onları da yaktım.
SONUÇ: Besin zehirlenmesi =)
HAYATIMIZIN HER DÖNEMECİNDE , HER ANINDA BU BÖYLE ASLINDA.
Nereye mi bağlayacağım?
Aslında her şeye bağlayabilirim..Hadi hazır bahar da gelmişken, aşka kaldıralım kadehlerimizi =)
AŞKA... ;)
Aşk da zehirleniyor biliyor musunuz? Hem de kim zehirliyor?
BİZ!
Kadın ve erkek tanışırlar, birbirlerinden hoşlanırlar, çekim gücü son noktasındadır. Bir AŞK başlar. İki taraf da mutludur. Her şey güzel giderken, birden kadın YA DA erkek, hiiiiç farketmez ve inanır mısınız, HİÇ NEDEN YOKKEN, YANİ ORTADA FOL YOKKEN, YUMURTA YOKKEN:
“Her şey de çok güzel gidiyor AMA...”
SÜRÜNGEN: Merak etme, başta hep böyle oluyor, nasılsa iki gün sonra bıkar senden terkeder..Heves meselesi..Heves gitti mi, her şey gider!
Sonra ister serum tak, ister istirahate çekil, ister yoğurt ye, ister ara, ister yaz, ister mektup döşe!
Zehirledin bir kere!Onu da kendini de, aşkı da zehirledin!
Ha kurtarılabilir mi?
İSTEDİKTEN sonra,
ELBETTE!
Ama sezgileri dinleyerek, sezgilere güvenerek.
SÜRÜNGEN’İN ÇATAL DİLİNDEN miniminnacık olsun vazgeçerek. Karanlık inançlarımıza, körü körüne tutunduğumuz geçmiş deneyimlerimize biraz nefes alma fırsatı vererek belki de..
PS. Herkese keyifli günler. Sofranıza koyduğunuz yiyeceklerle hoş sohbetler dilerim.
16 Mart 2010
Araya Kimseyi Sokmasak Olabilir mi?

Üniversitedeyken ben, en sevdiğim derslerden biriydi. “Renaissance Poetry”. Hep sevmişimdir eski zamanları..Ortaçağ Avrupası’nı. Onca hataya, onca eksikliğe, onca yanlışlığa, onca işlenmiş günahına, boş yere öldürülmüş insanlarına rağmen...
Tarihin bize verdiği çok önemli bir ders var aslında..Neye inanıyorsanız inanın, hangi mezhepten olursanız olun, hangi dinin mensubu olursanız olun, aydınlanma çağından itibaren inandığınız şey ile aranıza kimseyi sokmamanız gerektiği. Hıristiyan olabilirsiniz ama ibadetinizi sorgulayacak, ya da inancınızı yaşatacak bir papaza ihtiyacınız yok. İsterseniz Yahudi olun, geleneklerinizi yaşatmak için bir hahama ihtiyacınız yok. Müslümansanız da, durum değişmiyor. Dinin gerektirdiklerini ya da inandığınız şeyleri yaşamanız için ne din adamlarına ne de verdikleri vaaza ihtiyacınız yok...
Kalbinizde, kalbinizle yaşamanız yeterli bazı şeyleri..
O büyük güce ulaşmak için.
Kimileri Allah diyor, kimileri Tanrı, kimileri Evren...
Ben bazen öyle diyorum bazen böyle..Çünkü dilimden çıkan ya da klavyemden dökülen kelimelerle kurmadığımı biliyorum iletişimimi.
Tek yolu düşünmek...
Zihnimde yaşamak ama kalbimde hissetmek...
Yani, hissederek düşünmek.
Hiiiiç boşuna uğraşmayın, bir zamanlar ben de PALAVRA diyordum ama öyle değil işte! Ama yine de ısrarcı olmamayı tercih ediyorum. Kişi öğrenmesi gerektiği zaman, her şeyi öğreniyor zaten. Başkaları ne derse desin! Çok da etkisi olmuyor.
Ama şu bir gerçek: Hayatımızda hep birilerinden onay bekliyoruz. Öyle bağımlı bir hale gelmişiz ki, onaylanmadığımızda kafamızdan aşağı kaynar sular iniyor, cayır cayır yanıyoruz.
Yüzyıllar önce başarılanları tepetaklat etmişiz, bir de bununla gurur duyuyoruz!
Sonra da oturup gözyaşı döküyoruz..
Gözyaşları seller olup çağlıyor.
Kendi gözyaşlarımızda, kendi yarattığımız cehennemde boğuluyoruz.
Kim kime öğretmiş ki cehennemde yüzmeyi?
Ailemizden onay bekliyoruz, eşimizden, sevgilimizden, arkadaşlarımızdan, patronumuzdan, komşumuzdan..
Onlar iyi derse iyi, kötü derse kötü belliyoruz...
Kendimize dönüp bakmıyoruz, bir kere bile..
Oysa ne Tanrı dediğimiz ne Allah dediğimiz yüce gücün, yani Evren’in aracılara, ulaklara, elçilere ihtiyacı yok...
Bir elçi tayin ettiğinizde de, elçiye zeval olmayacağından, kendimizi harcamış bulunuyoruz..
Oysa ister Tanrı, ister Allah, ister Evren zaten bizim içimizde..
Kulaklarımızı dikip tehlikeleri ya da güzellikleri dışarıda aramak yerine, azıcık kendimize insaf edip içeri dönmemiz yeterli.
Çok kötü bir durumda olabilirsiniz, dibe vurmuş olabilirsiniz, betiniz benziniz atmış olabilir, biçare olabilirsiniz – ki değilsiniz - ; tutunacak bir el aramayın boşuna!
Hiç bakmadınız mı bugüne kadar etrafınıza? Başkalarının yardımı ile ayakta kalanlar, ya da böyle zamanlarda tutunacak dalı başkalarının kollarında arayanlar, aslında hep mahkumdurlar bu cehennemi yaşamaya.
Ve kendileri kendilerini bu bataktan çıkaracak gücü kendi içlerindeki ağaçta değil de, ağırlığından batağın üzerine eğilimiş dallarda aramaya devam ettikçe daha çok ama daha çok batacaklar. Kendi ayaklarına güvenmeleri gereken zaman tam da dibe vurdukları zaman! Ki oraya kadar gitmeye de hiç gerek yok aslında ama.
Dibe vurana kadar akıl yerine gelmediyse en azından dibe vurduğunda ayaklarınız yükseltsin sizi!
Ha gayret!
Biraz Rönesans- Reform cesareti lütfen!
Onların paylaşma olanakları yoktu, internetleri yoktu, facebook’ları yoktu, kitapları yoktu, kitabevleri yoktu...Televizyonları yoktu, seminerleri yoktu, özel yaşam koçları yoktu.
Sadece sordular, sorguladılar, düşündüler, yaptılar.
Siz neden yapamayasınız?
15 Mart 2010
Rana...

"Hep ben, hep ben! Nereye kadar? Sonuna kadar elbette, bir son da olmadığına göre...HEP BEN AMA BEN :))
Hadi bu seferlik sustum..Biraz da başkaları beni anlatsın;)"
Bu yazı yabancıların deyimiyle bir testimonial (tavsiye) ya da praise (methiye) yazısı değil. Sadece hayatımda önemli olduğunu düşündüğüm birisinin ricası üzerine yazılmış bir yazı. Lütfen bu kapsamda değerlendiriniz bu yazıyı..
Bir şeyi anlatmanın en iyi yolunun o şeyin hikayesini anlatmak olduğuna inanırım, üstelik hikaye anlatmak konusunda oldukça kötü olduğumu bilsem de..Benden bu yazıyı yazmamı istediğinde emin olup olmadığını sordum. Verdiği cevap ise bu hikayeyi anlatmam gerektiğini dikte ediyordu bana...
Bazen altıncı hisse sahip olmadığını düşünen (ki bir erkek olarak doğal olarak içermediğimi düşünürüm) birisi olan benim dahi birşeylerin olacağını hissettiğim anlar olur. Birisiyle çok kısa süre içinde tanışırsınız ve yollarınızın uzun vadede o ya da bu şekilde kesişeceğini bilirsiniz.
Son derece ilgisiz bir mahreçte karşılaşmıştık. Genelde insanların tanışmayı tercih etmeyecekleri bir yer.. Hiçbir bilgi sahibi değilsinizdir karşınızdaki insan hakkında. Ama birşey size “evet evet, bu kişi gerçekten farklı ve tanımaya değer” der. İşte bu nadir anlardan biri Rana ile tanışmam sırasında gerçekleşmişti. Aradan geçen yaklaşık 2 yıllık süre içinde içimden gelen bu sesin bana doğruyu telkin ettiğini gördüm.
Benim İstanbul’da, onun ise Ankara’da yaşıyor olması nedeniyle farklı zamanlarda farklı sıklıktaki görüşmelerle tanıdık birbirimizi. Ama bu görüşmelerde birbirimizin en iyi ve en kötü zamanlarını görme şansımız oldu. Kötü zamanlarımızı da görmemize şans diyorum, yoksa birbirimizin hayata karşı, birbirine taban tabana zıt koşullarda nasıl bir tavır takındığımızı yani gerçek hikayemizi asla bilemezdik.
Tanıştığımız dönem Rana için bir kaos dönemiydi. Manevi ve maddi anlamda iyi sayılamazdı şartları. İşinde tamamlaması gereken çok ciddi sorumlulukları da vardı. Üstüne üstlük bazı sağlık problemleri de başından eksik olmuyordu. Olumsuz şeyler bir başladı mı hepsi üst üste gelir inancını taşımaması için hiçbir sebep yoktu ! Üstüne üstlük hayatını paylaşmakta olduğu iki varlık daha vardı hayatında: Buz ve Yumoş. İşler hiç de iyi gitmiyordu. Sağlık problemlerinin de buna eklenmesiyle hayatıyla ilgili çok ciddi kararlar almanın arefesindeydi. Yenilgiyi kabullenecek gibiydi ve durum öyle görünüyordu. Oldukça kısa süren ama yoğun bir görüşme trafiğinden sonra tamamen benden kaynaklanan bir sebepten ötürü -ki benim de kendi sorunlarım vardı doğal olarak ve pek de iyi durumda sayılmazdım-görüşmelerimiz kesildi. Özetle arkamda moralsiz, hayattan bezmiş, problemler yumağı içerisinde bir insan bırakmıştım.
Sonrası tam bir sene sonrasıdır.
Rana’yı merak ediyordum. Bir insanı kaybetmek kötüydü, iyi bir insanı kaybetmek daha da kötüydü. Birgün kararımı verdim ve görüşmek istediğimi ilettim. Beklentimin aksine son derece olumlu bir cevap aldım. Ama yine de karşıma çıkacak Rana hakkında pek de ümitli değildim. İki cümle kurabilirdim kafamda. “Rana oldukça zor durumda” ve “Aslında bunca olumsuzluğa rağmen hayata bağlı ama bunu sadece kendisi bilmiyor gibi”. Görüşmeden önce huzursuzdum, suçluluk duyuyordum ve karşımda yıkık bir figür göreceğim korkusunu taşıyordum. Zor zamanında yanında olmamıştım, olumlu da davranmamıştım.
Sonrası Türk filmi gibi değil. Pavyon yok, alkol yok, arabesk yok. Üstelik Amerikan yardımı da yoktu, sayısal loto da çıkmamıştı Rana’ya... Onu o denli iyi görmüş olmaktan gerçekten mutluluk duymuştum. Vicdanım da rahat etmişti muhtemelen. Rana’daki değişim inanılmazdı. Mutluydu, hayatla barışıktı, kendisiyle barışıktı, benle barışıktı :) İşlerini halletmiş, banka kredileri ödenmiş, evini değiştirmek zorunda kalmamış, sağlığı düzelmişti. Yani anlayacağınız filmlerde görülen cinsten bir farklılaşma yaşanmıştı. Bu değişim gerçekleşirken aslında hayatında hiçbirşey değişmemişti. Aynı maaşı almış, psikologlara gitmemiş, takımını değiştirmemişti (tek eksiği halen budur :)), sigarayı bırakmamıştı..Tek yapabildiğim çıkarsama, bu tür bir değişimin içsel olabileceği ve dışardan hazır gelecek bir paketle gerçekleştirilebilir olamayacağıydı. Keza öyle olsa herkes hemen çok mutlu olabilir ve dünya cennete dönebilirdi :)
Bu konuda hakkında çok konuşmadık, formülü veya reçeteyi sormadım Rana’ya. Sonrasında görüşmeye devam ettikçe ve yazdıklarını okudukça aslında değişen tek şey olduğunu gördüm:
Rana hayata artık farklı bakıyor ve herşey buna bağlı olarak değişiyordu ! Çevremdeki insanların tümünden daha pozitif oluşu, enerjisi beni inanılmaz etkiliyordu ve hala da etkiliyor.
Özellikle tekdüze yaşamın insanları bunalttığı, kendimize yabancılaştığımız, kendimizle yüzleşmeye bir saniye dahi ayırmadığımız (ayıramadığımız değil!), çoğumuzun kendimizi o ya da bu nedenle iyi hissetmediği bu dönemde, adına ne derseniz deyin, özümüzü anlama ve olumluya yönelme konusunda yazdıklarını okumak bana moral veriyor, kendimi iyi hissetmemi sağlıyor ve bana öğretiyor. Hayatımın bu döneminde benim de bir takım kararlar almam gerekiyordu ve itiraf etmeliyim ki, bu kararları alırken Rana bir case study olarak orada duruyor ve bana cesaret veriyor, üstelik okuduklarını düşündüklerini paylaşıyor ki bence en iyi tarafı bu..
Rana’nın deneyimi ve hikayesi aslında hepimizin hikayesi..
PS. Teşekkürler Akın Özkan :)
14 Mart 2010
Çok normal..Belki de en normal.

Biliyor musunuz?
Bazen ben de ağlıyorum...
Her kadın gibi..
Önce kasıyorum, kasıyorum kendimi...Gözyaşlarımın önüne bariyer olsun diye binbir çeşit yöntem deniyorum. Televizyonu açıyorum, ya da çok sevdiğim Friends dizisinden birkaç bölüm izliyorum, o da olmadı Bejewelled oynuyorum, o da olmadı köpeğimle yürüyüşe çıkıyorum...
Ve ne farkettim biliyor musunuz? Ertelemekten başka hiçbir işe yaramıyor bütün bu aktiviteler.
Akacak gözyaşı gözpınarında durmuyor yani!
Siz ne kadar ertelerseniz erteleyin, nasıl engellemeye çalışırsanız çalışın, geldi mi hemen şimdi de olsa, on dakika sonra da ya da birkaç saat sonra, birden boşalıyor...
Erteledikçe sinirleniyorsunuz, agresifleşiyorsunuz, A diyene B oluyorsunuz...
Ama olsun, güçlüsünüz ya, ağlamıyorsunuz en azından, kimse içinizdeki o güçsüz yanınızı görmüyor.
Yalnızken de, kendi kendinize göstermek istemiyorsunuz o yanınızı!
İstemiyorsunuz onunla yüzleşmek, savaşı kaybetmek.
Savaş da kimle yapılıyorsa artık!
Nasıl oluyor da oluyor? Nasıl oluyor da Pozitif Düşünce ve Kişisel Gelişim’le ilgilenen ben, bu kadar çok okuyan ben, özel toplantılara giden ben, seminerlere giden ben, kendi yolculuğumu yazan ben ağlıyorum!!!!
Ne ayıp değil mi?
Tu kaka bana!
Oysa,
Ben robot değilim...
Ben bir insanım elbette nihayetinde.
Pozitif Düşünce, Kişisel Gelişim, Kuantum Fiziği, Makrofelsefe....hepsi insan için!
Ve insanı düşüncelerimiz ve duygularımızın yoğunluğu insan yapıyor!
Ama..
Ben robot değilim..
Bazen benim de umut ettiğim şeyler olmayabiliyor...Bazen ben de kaybedebiliyorum...Bazen ben de çok yalnız hissedebiliyorum.. Bazen benim de kalbimi kıranlar, beni yaralayanlar olabiliyor.
Bazen ben de haketmediğimi düşündüğüm şeyler yaşayabiliyorum..
Bazen ben de kabus görebiliyorum ve nefes nefese uyanabiliyorum, uyandığımda gözlerimi tavana dikip de saatlerce seyredebiliyorum olmasını istediğim şeyleri..
Ama bazen olmayabiliyor.
Biliyor musunuz?
Ben geçmişime bağlı yaşamıyorum belki, çoktan geride bıraktım, unuttum belki ama, geçmişimi çok seviyorum..Çünkü beni ben yapan o geçmiş..
Ve bazen geçmişime bakıp da hayatıma giren insanları tek tek sıraladığımda, kazandıklarımın yanında kaybettiklerimi düşündüğümde benim de içimin burkulduğu zamanlar oluyor.
Bazen çok sessizliği sevmeyebiliyorum..
Bazen kendimi kapana sıkışmış gibi hissedebiliyorum..
Ben bir insanım..
Bazen gitme zamanı geldiğinde gidemediğim için, bazen gitme zamanını farkedemediğim için, bazen gitme zamanı geldiğinde gittiğim için, bazense gitme zamanını kendi kafamdan yaratıp da çekip gittiğim için kendimi suçlayabiliyorum..
Bazen her şey üstüme üstüme geliyor.
Bir yandan tebessüm ederken, bir yandan gözlerimden yaşlar süzülebiliyor benim de..
Bazen öyle zamanlar oluyor ki, ben de inancımı kaybedecek gibi olabiliyorum..
Çünkü ben bir insanım..
Bazen benim de kanım akıyor, canım acıyor, gece yıldızları seyrederken dalıp gidebiliyorum..
Gidene güle güle demekte zorlanabiliyorum..
Bazen büyüyorum, bazense çocuk oluyorum..
Bazen çok insan olsun istiyorum, bazen yalnız kalmak..
Bazen ağlamak, bazen gülmek..
Akşam oldu mu bazen bana da bir ağırlık çöküyor, oturduğum yerden kalkmak istemiyorum, parmağımı kıpırdatmak..
Çünkü ben bir insanım..
Ve biliyorum ki bu ne ilk gözyaşım olacak ne de son..
İnsan olmaya devam ettiğim sürece sevindiğim kadar üzüldüğüm zamanlarım da olacak.
Kucakladığım zamanlarım kadar öfke dolduğum zamanlarım da olacak.
Kazandığım kadar kaybettiğim zamanlarım da olacak..
Artık tek yapabildiğim, hayatımdaki herşeyle birlikte, gözyaşlarımı ve üzüntümü de kucaklamak...
Sanki gözyaşlarımı kucakladığım zaman ben onları onlar beni çok seviyor, ve sanki o zaman her şey çok daha güzel oluyor..
Ertelemeyin hislerinizi..Geldiği gibi yaşayın. Kasmayın...
Akmak istiyorlarsa bırakın aksınlar...
Haber yolladıysa gözyaşları, gelmek istiyorlarsa misafirliğe, bir maniniz yoksa, bırakın gelsinler..
Ertelemeyin..
Hoşgeldiniz deyip, güzel bir evsahipliğiyle ağırlayın onları...
Şikayete hiç gerek yok, onlar bizim, sizin, benim gözyaşlarımız...
Ne de olsa, misafir gözyaşı bile olsa, gelirken mutlaka elinde hediyesi de oluyor..
Hediyeyi açmak, en güzel yere koymak, ve misafirliği doya doya yaşamak, ardından giderken de, tüm içtenliğimizle güle güle yolcu edip, istedikleri zaman gelebileceklerini dile getirmek..
Benim için en doğrusu bu..
Güzel de olsa, acı da..
Kasmamak gerekiyor hiçbir şey için hiçbir zaman.
Sadece farkında olmak..
Nasıl sevincim benimse, üzüntüm de benim üzüntüm.
Bir kere gelince, yaşamadan gitmiyor..
O zaman Nermin Bezmen'in de dediği gibi, "madem gelmişsin hüzün, tadını çıkarmak lazım!".
PS. Herkese güzel çok güzel çok çok güzel bir hafta diliyorum.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
