Hani insan kocaman bir orkestraya sahiptir, tüm çalgıların eşsiz güzellikte sesleri vardır,hepsini tıngırdatmak ayrı yetenek gerektirir. Aslında o yetenek içerde bir yerdedir, içe bakmadığınız için göremezsiniz. Bir sevgili gelecektir, yönetecektir ve sizin orkestranız harikulade bir konser verecektir. Sevgili ancak ürettiğiniz müziğin kalitesine gelir! Önce çalgılarınızı öğrenip, orkestranızı yönetin ve güzel bir konser verin, sonra selama çıkarsınız, elbet alkışlayan birileri olacaktır. (R. Okandan)

30 Ocak 2010

BİR KADIN BİR KÖPEK BİR KEDİ...


Bir otuzüç sene...

Bir sekiz sene...

Bir altı sene...

Yaşanmamışlıkların, yaşanamamışların sızısı. Vazgeçilen hayaller. Tebessüm eden gözlerin arkasında küflenmiş hayallerin verdiği yılgınlıktan kuruyan ekşimiş gözyaşları. Çocukluğa ve çocukluktaki doğallığa duyulan özlemin iç karartıcı kor ateşinden çıkan yalnız kalmışlık duygusunun yanısıra, yanlış verilen kararların doğrultusunda harcanan günler, haftalar, yıllar. Kocaman bir kalbin ezilmekle sıkışmak arasındaki gel-git lerinden doğan yorgunluk. Cesaret gerektiren kararların baskısı altında yaşanılan ezilmişlik ve o cesareti gösterememenin verdiği, kendine karşı utanç duygusu. Öfke, kırgınlık, pişmanlık. Kaçıp gitme düşüncesi, kaçıp gitmek uzaklara. Korkunun tehdidi ile boynunu bükmenin arkasından gelen sürekli bir asabiyet durumu. Vazgeçmek, durdurmak hayatı. Durduramamak. Devam etmek istemek, edememek...

Sahte sevgilerin, sıradan sevdaların saman alevi gibi çabucak sönen ateşinden sonra yaşanan terkedilmişlik duygusu. Bir hayatı paylaşmak için alınan bir karar sonrasında yine bir üçüncü karakterin araya girmesiyle bozulan sevgi dolu bir beraberlik. Sonrasında bir evin küçücük odasında dökülen gözyaşları. İnlemeler. Korku, anlamaya çalışmak fakat anlayamamak. Anlamlandıramamak başka bir pencereden baktığı dünyayı ve insanoğlunun şekersiz şerbet kıvamındaki davranışlarını. Uzun süren bir yolculuk. Avrupa’nın yanıltıcı kültür başkentinden, başkente. Başka bir şehir, başka bir apartman dairesi. Başka bir hapis hayat. Özlem ve bağışlayıcılık. Haykırmak istemek ama her haykırışında bastırılmak. Sinmek...Daha çok sinmek...Tekrar sahte sevgiler. Bir değil, iki değil, üç değil. Beş kere. Yılgınlık, kabulleniş, depresyon.

Ankara’da bir evin terasından seyredilen, seyredildiğinde gözleri alabildiğine uzaklara götüren bir manzara. Terasta yıldızlar altında kışın soğuğunda birbirine sokulmuş dört kardeş ve onları ısıtmaya çalışan bir anne. Anne fedakarlığıyla, annelik duygusu ile, anneliğin verdiği cesaretle tehlikelere sırtını dönmüş ve dördüz doğmuş bebeklerine kucağını açmış bir dişi. Ankara’ya İran’dan göç etmiş, bir ailenin yanına yerleşmiş ve kaldığı evin aile reisinin dırdırlarına dayanamadığı bir sabah dış dünyaya olan merakına yenik düşüp, daha önce hiç yalnız başına adım atmadığı sokağa, kilidi açık bırakılan kapıdan çıkıp, tanımadığı sokakta, bilmediği yaratıkların arasında, dört tekerlerin tehditlerinden ürkerek sığındığı bir bahçede, gözü dönmüş bir erkeğin kötü emelleri ve açgözlülüğüyle bakireliğine ettiği buruk vedadan sonra canhıraş çıktığı bahçeden, meraktan ölmek üzere olan, ellerinde fener yollara dökülmüş olan üvey annesinin ismini seslenmesi üzerine duyduğu mayhoş rahatlıktan sonra sese doğru koşmak. Bir süre sonra gösterdiği garip davranışlar, alışkanlıklar ve bedeninde olan değişiklikler üzerine gelen hamilelik teşhisi ve kınayan bakışların duygusal dünyasında açtığı yaralardan doğan umutsuzluk. Doğum anı gelip de çattığında, terasta derme çatma yapılan barakaya itilmişlik ve kimden olduğu belli olmayan ardı ardına doğan dört ufak bebek. Terasın soğuğunda üşüyen bebekler. Ve onları her türlü tehlikeden, özellikle de gözü dönmüş aç erkeklerden koruyan bir anne. Kimden olduğu belli olmayan bebekleri kabul etmeyen üvey anne ve babanın, bebeği olmayan ailelere bebeklerini görücü usulü vermeye çalışmalarına belki hiddetlenen, belki öfkelenen ama sessiz bir şekilde kabullenen anne. Ve birer birer kendisinen koparılan yavruları...

Küçükken hayalleri olan, bir kısmına kavuşan, bir kısmından vazgeçen, bir kısmını şu ana kadar elde edemeyen ben.

Büyük bir hevesle alınan ama yeterli ilgi ve bakım gösterilmeyen ve heves geçince değişik karakterler tarafından değişik zamanlarda değişik evlerden gönderilen köpeğim.

Bir terasta doğan ve onu soğuktan koruyan annesinden ve kardeşlerinden görücü usulü ayrılan melez kedim.

Hayat bizi bir şekilde buluşturdu. Bu buluşmalarda payım var mı, yok mu bilmiyorum. Çocukluğumun hayaliydi evimi aynı anda bir kedi ve bir köpekle paylaşmak.
Hayat ne iyi etti de bizi buluşturdu!


Ben onlardan koşulsuz sevgiyi öğrenme çalışmalarıma her gün devam ediyorum. Köpeğim benden güveni öğrendi,fedakarlığı, sadakati ve bağlılığı. Kedim dışarıya itilmişliktense ailenin bir ferdi olmayı ve sıcacık bir evi birlikte paylaşabilmeyi öğrendi. Ve biz birbirimize hiç zarar vermeden, her gün birbirimizi bir önceki günden daha fazla severek, bir önceki gün olanları affederek, ve yeni bir güne her sabah keyifle uyanarak hayatımızı mutlu bir şekilde sürdürüyoruz.

Çünkü bu bizim seçimimiz...

Aramızda küslükler yok, kırgınlıklar yok, kızgınlıklar yok. Üşüdüğümüzde birbirimize sığınıyoruz, üzüldüğümüzde birbirimize destek oluyoruz. Hastalandığımızda birbirimize gözkulak oluyoruz.

Birbirimizi terketmiyor, birimizden biri bir yere gitmek zorundaysa, güvenle, ümitle bekliyoruz. Otuz üç senenin, sekiz senenin ve altı senenin hikayesine her gün keyifle okunacak yeni paragraflar ekleyerek.

Ve her gün hayata imzamızı atıyoruz sevgiyle..

Rana & Buz & Yumoş

PS. Bugün R. Şanal'la buluşmam var!!! Kuantum Okulu Seminerleri'nin Ankara Etap'ı bugün başlıyor. Ebru'mla gidiyorum elbette! Ebru kim derseniz yakında öğreneceksiniz :)
Kalemimi, defterimi hazırladım, eğer Şanal'ın ağzından dökülen kelimelerde kaybolup bir yerlere yolculuk yapmazsam, aldığım notları sindirdikten sonra elbette ki kendi yorumumla, kendime uygulayarak sizlerle paylaşacağım.

Pazartesi görüşmek üzere.
Ve bugün birine "seni seviyorum" deyin, bu Tanrı bile olabilir!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder