Hani insan kocaman bir orkestraya sahiptir, tüm çalgıların eşsiz güzellikte sesleri vardır,hepsini tıngırdatmak ayrı yetenek gerektirir. Aslında o yetenek içerde bir yerdedir, içe bakmadığınız için göremezsiniz. Bir sevgili gelecektir, yönetecektir ve sizin orkestranız harikulade bir konser verecektir. Sevgili ancak ürettiğiniz müziğin kalitesine gelir! Önce çalgılarınızı öğrenip, orkestranızı yönetin ve güzel bir konser verin, sonra selama çıkarsınız, elbet alkışlayan birileri olacaktır. (R. Okandan)

31 Ocak 2010

ŞÜKREDİYORUM ÇÜNKÜ 1



Aylar önce ya DNR ya da DOST’tan alıp da çıktığım “Evrenden Torpilim Var” benim hayatımda zaten başlatmış olduğum bir değişimi tetikleyen ve belki de hızlandıran kitaplardan biri oldu. En azından doğru yolda olduğumu, ilerlemeye devam etmem gerektiğini öğrendim. Ve kitabı kırmızı şarap ve güzel bir müzik eşliğinde kahkahalarla bitirdim. Beni anlatıyordu sanki! Özellikle EGO ile alakalı olan kısımlarında. Kendime gülüyordum yani. Belki de kendi zayıflıklarıma tebessüm etmeyi ilk o gece öğrendim. Sevgili Aykut Oğut’a teşekkürler..

Hayatımda, o günden sonraki en önemli değişiklik birtakım egzersizleri öğrenmem ve bunları kendi hayatımda denememle ortaya çıktı. Egzersiz benim için yeni bir yoldu ve ben bu yola tutundum. Ve hayatımda şükredecek ne çok şey olduğunu farkediyorum her geçen gün. Ve her geçen gün başka başka detayları ekliyorum listeme, daha önce gözden kaçırdığım. Artık tutunmama da gerek yok çünkü zaten bir süre sonra her şey otomatikleşiyor. Öğrenmenin gerçekleşmesi de böyle oluyor. Bilgi kullanıla kullanıla yerleşiyor. En azından egzersizler hayatıma yerleşti. Yoksa daha öğrenecek çok şey, gidilecek çok yol var :)

Hatta meditasyon bile yapmaya başladım, uykum gelmeden :)

Kesinlikle Kişisel Gelişim ile ilgilenen ya da ilgilenmeyen herkesin, alması gerektiği demiyorum- kişi kendisi için neyin iyi olduğunu bilir, alıp keyifle okuyabileceği bir kitap.

Pazar günleri sizlerle hayatımda şükredecek nelerim olduğunu paylaşmak istiyorum. Belki sizler de hayatlarınızda şükredecek ne çok şey olduğunun farkına varırsınız. Ve bir kişi bile kendine uygun görür ve kendinin iyi hissetmesini sağlarsa, bir başka şükür nedenim olur sanırım :)

Şükrediyorum Çünkü,

Bu hafta çevremdeki her şeye karşı sevecen davrandım ve herkes de bana sevecen davrandı.

Kabbalah’ın yeni bir öğretisine başladım ve uygulamaktan büyük keyif alıyorum.

Bu blogu kurdum ve bir insan bile yazdıklarıma tebessüm ettiyse bunun için keyifliyim.

Uzun zamandır kendimle paylaşmış olduğum yazılarımı defterlerden bilgisayar ortamına geçirmeye başladım.

Buz sistit olmuştu ama erken teşhis nedeniyle daha fazla ilerlemeden iyileşme göstermeye başladı.

Evimin her köşesini temizledim ve pırıl pırıl oldu.

Bir MA dersimi daha başarı ile bitirdim.

Beklemeyi öğrendim.

Buz’un keyfi yavaş yavaş yerine gelmeye başladı.

Best Cello 100 albümünü aldım ve en sevdiğim enstrümandan çıkan ezgiler çok güzel!

DNR’a gittim ve kitapların arasında dolaştım, elbette yeni kitaplar aldım.

Babam beni okuyup takdir ettiğini söyledi.

Keyfim yerindeydi.

Rakam olarak 1’e odaklandığım bir zamanda Şebnem Ferah’ın albümünün 1. Parçası çalıyordu ve şarkının adı Merhaba’ydı. Çok hoşuma gitti, keyiflendim.

Uzun zamandır görüşemediğim bir arkadaşımdan e-mail aldım.

Annemleri ziyaret ettim ve harika vakit geçirip çok güzel mamalar yedim :)

TEMA Vakfı aracılığıyla Antalya’da bir ormana 10 fidan diktim.

Evime alışveriş yaptım.

Kendimi sevdim.


Sıcacık evimde sıcacık çayımı yudumladım. Hem de bol şekerli :)

Çok güzel arkadaşlara sahip olma fikri beni keyiflendirdi.

Renk olarak beyaza odaklandığım bir günde bembeyaz bir Ankara’ya uyandım ;)

Ho’poponopo yöntemi ile tanıştım :) (Hâla doğru yazdığımdan emin değilim)

Karlar arasında canım köpeğimle keyifli bir yürüyüş yaptım ve birlikte oyun oynadık.

Saçlarımın arasına ışıltılar attı kuaförüm ve bunun bana bir hediye olduğunu söyledi, hem hediyeden keyif aldım, hem de hoşuma gitti yapılan. :)

Tatildeydim, evimdeydim.

Karnımı doyurabilecek yemeğim her zaman oldu.

Niyet kelimesine odaklandığım bir günde, elime alıp okumaya başladığım bir kitabın 50ve 60. Sayfaları arasında niyet kelimesi ile onlarca kez karşılaştım ve hepsinin de sonunda “ulaşmak” vardı.

Maaşlarımız yattı.

Kiramı ve borçlarımı ödedim.

Kuantum seminer biletlerimizi bastırdım.

Ameliyatlarımı gerçekleştiren çene cerrahım Korkut Aldemir’in “Ankara’da Soğuk Gece” adlı kitabıyla karşılaştım yeni çıkanlar rafında, aldım ve keyifle okuyorum.

Curriculum Ödevim için harika bir tema buldum ve bunu kullanmaya karar verdim.

Buz tamamen iyileşti.

Karamel Mocha denedim ve çok hoşuma gitti.

Köşedeki satıcından iki tane nergis aldım, birini kuaförüm Selim’e hediye ettim, biri salonumu kokutmakla meşgul.

Veterinerlerimiz İbrahim ve Gonca Gülen ve Zeynel Yücel hayatımızdalar.

Ve geçen gece uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yapıp taze soğan yedim :)

Ha bir de Kuantum Yaşam Okulu Semineri’ne gittim! Çok keyifliydi.

PS. Bunlar bu haftanın derlemeleriydi. Ben bu egzersizi her gün düzenli yapıyorum ve bana kendimi iyi hissettiriyor. Zaten amaç da bu değil mi? Güzele odaklanmanın, iyiye odaklanmanın yollarından sadece biri.

Ve bunları sizinle paylaşabildiğim için de şükrediyorum.

30 Ocak 2010

BİR KADIN BİR KÖPEK BİR KEDİ...


Bir otuzüç sene...

Bir sekiz sene...

Bir altı sene...

Yaşanmamışlıkların, yaşanamamışların sızısı. Vazgeçilen hayaller. Tebessüm eden gözlerin arkasında küflenmiş hayallerin verdiği yılgınlıktan kuruyan ekşimiş gözyaşları. Çocukluğa ve çocukluktaki doğallığa duyulan özlemin iç karartıcı kor ateşinden çıkan yalnız kalmışlık duygusunun yanısıra, yanlış verilen kararların doğrultusunda harcanan günler, haftalar, yıllar. Kocaman bir kalbin ezilmekle sıkışmak arasındaki gel-git lerinden doğan yorgunluk. Cesaret gerektiren kararların baskısı altında yaşanılan ezilmişlik ve o cesareti gösterememenin verdiği, kendine karşı utanç duygusu. Öfke, kırgınlık, pişmanlık. Kaçıp gitme düşüncesi, kaçıp gitmek uzaklara. Korkunun tehdidi ile boynunu bükmenin arkasından gelen sürekli bir asabiyet durumu. Vazgeçmek, durdurmak hayatı. Durduramamak. Devam etmek istemek, edememek...

Sahte sevgilerin, sıradan sevdaların saman alevi gibi çabucak sönen ateşinden sonra yaşanan terkedilmişlik duygusu. Bir hayatı paylaşmak için alınan bir karar sonrasında yine bir üçüncü karakterin araya girmesiyle bozulan sevgi dolu bir beraberlik. Sonrasında bir evin küçücük odasında dökülen gözyaşları. İnlemeler. Korku, anlamaya çalışmak fakat anlayamamak. Anlamlandıramamak başka bir pencereden baktığı dünyayı ve insanoğlunun şekersiz şerbet kıvamındaki davranışlarını. Uzun süren bir yolculuk. Avrupa’nın yanıltıcı kültür başkentinden, başkente. Başka bir şehir, başka bir apartman dairesi. Başka bir hapis hayat. Özlem ve bağışlayıcılık. Haykırmak istemek ama her haykırışında bastırılmak. Sinmek...Daha çok sinmek...Tekrar sahte sevgiler. Bir değil, iki değil, üç değil. Beş kere. Yılgınlık, kabulleniş, depresyon.

Ankara’da bir evin terasından seyredilen, seyredildiğinde gözleri alabildiğine uzaklara götüren bir manzara. Terasta yıldızlar altında kışın soğuğunda birbirine sokulmuş dört kardeş ve onları ısıtmaya çalışan bir anne. Anne fedakarlığıyla, annelik duygusu ile, anneliğin verdiği cesaretle tehlikelere sırtını dönmüş ve dördüz doğmuş bebeklerine kucağını açmış bir dişi. Ankara’ya İran’dan göç etmiş, bir ailenin yanına yerleşmiş ve kaldığı evin aile reisinin dırdırlarına dayanamadığı bir sabah dış dünyaya olan merakına yenik düşüp, daha önce hiç yalnız başına adım atmadığı sokağa, kilidi açık bırakılan kapıdan çıkıp, tanımadığı sokakta, bilmediği yaratıkların arasında, dört tekerlerin tehditlerinden ürkerek sığındığı bir bahçede, gözü dönmüş bir erkeğin kötü emelleri ve açgözlülüğüyle bakireliğine ettiği buruk vedadan sonra canhıraş çıktığı bahçeden, meraktan ölmek üzere olan, ellerinde fener yollara dökülmüş olan üvey annesinin ismini seslenmesi üzerine duyduğu mayhoş rahatlıktan sonra sese doğru koşmak. Bir süre sonra gösterdiği garip davranışlar, alışkanlıklar ve bedeninde olan değişiklikler üzerine gelen hamilelik teşhisi ve kınayan bakışların duygusal dünyasında açtığı yaralardan doğan umutsuzluk. Doğum anı gelip de çattığında, terasta derme çatma yapılan barakaya itilmişlik ve kimden olduğu belli olmayan ardı ardına doğan dört ufak bebek. Terasın soğuğunda üşüyen bebekler. Ve onları her türlü tehlikeden, özellikle de gözü dönmüş aç erkeklerden koruyan bir anne. Kimden olduğu belli olmayan bebekleri kabul etmeyen üvey anne ve babanın, bebeği olmayan ailelere bebeklerini görücü usulü vermeye çalışmalarına belki hiddetlenen, belki öfkelenen ama sessiz bir şekilde kabullenen anne. Ve birer birer kendisinen koparılan yavruları...

Küçükken hayalleri olan, bir kısmına kavuşan, bir kısmından vazgeçen, bir kısmını şu ana kadar elde edemeyen ben.

Büyük bir hevesle alınan ama yeterli ilgi ve bakım gösterilmeyen ve heves geçince değişik karakterler tarafından değişik zamanlarda değişik evlerden gönderilen köpeğim.

Bir terasta doğan ve onu soğuktan koruyan annesinden ve kardeşlerinden görücü usulü ayrılan melez kedim.

Hayat bizi bir şekilde buluşturdu. Bu buluşmalarda payım var mı, yok mu bilmiyorum. Çocukluğumun hayaliydi evimi aynı anda bir kedi ve bir köpekle paylaşmak.
Hayat ne iyi etti de bizi buluşturdu!


Ben onlardan koşulsuz sevgiyi öğrenme çalışmalarıma her gün devam ediyorum. Köpeğim benden güveni öğrendi,fedakarlığı, sadakati ve bağlılığı. Kedim dışarıya itilmişliktense ailenin bir ferdi olmayı ve sıcacık bir evi birlikte paylaşabilmeyi öğrendi. Ve biz birbirimize hiç zarar vermeden, her gün birbirimizi bir önceki günden daha fazla severek, bir önceki gün olanları affederek, ve yeni bir güne her sabah keyifle uyanarak hayatımızı mutlu bir şekilde sürdürüyoruz.

Çünkü bu bizim seçimimiz...

Aramızda küslükler yok, kırgınlıklar yok, kızgınlıklar yok. Üşüdüğümüzde birbirimize sığınıyoruz, üzüldüğümüzde birbirimize destek oluyoruz. Hastalandığımızda birbirimize gözkulak oluyoruz.

Birbirimizi terketmiyor, birimizden biri bir yere gitmek zorundaysa, güvenle, ümitle bekliyoruz. Otuz üç senenin, sekiz senenin ve altı senenin hikayesine her gün keyifle okunacak yeni paragraflar ekleyerek.

Ve her gün hayata imzamızı atıyoruz sevgiyle..

Rana & Buz & Yumoş

PS. Bugün R. Şanal'la buluşmam var!!! Kuantum Okulu Seminerleri'nin Ankara Etap'ı bugün başlıyor. Ebru'mla gidiyorum elbette! Ebru kim derseniz yakında öğreneceksiniz :)
Kalemimi, defterimi hazırladım, eğer Şanal'ın ağzından dökülen kelimelerde kaybolup bir yerlere yolculuk yapmazsam, aldığım notları sindirdikten sonra elbette ki kendi yorumumla, kendime uygulayarak sizlerle paylaşacağım.

Pazartesi görüşmek üzere.
Ve bugün birine "seni seviyorum" deyin, bu Tanrı bile olabilir!

29 Ocak 2010

AŞK


Ne çok “Aşk” diye şarkı var farkettiniz mi? Şebnem Ferah, Koray Candemir, Sertab Erener ve belki de daha niceleri. Sonra Aslı Güngör, “Aşk Her Şeye Değer”. Öyle mi gerçekten?

Aşk neden bu kadar önemli hayatımızda? Ne zaman aşık oluyoruz? Nasıl oluyor? Aşk mı bizi buluyor? Biz mi aşkı buluyoruz? Aşk bulduğunda mı, biz bulduğumuzda mı kalıcı oluyor Aşk?

Ne zaman anlıyoruz değerini Aşk’ın. Ya da bir değeri var mı hayatımızda? Ya da olmalı mı?

Bir kere mi aşık oluyoruz, çok kere mi? Bir kere olunca mı aşk oluyor, yoksa çok kere olunca mı? Yoksa çok kere aşık olanlara “maymun iştahlı” yakıştırması mı yapıyoruz? Kalıcı olunca “aşk” geçici olunca “heves” mi oluyor duygularımız?

Gerçekten aşık olmayı başarabiliyor muyuz? Yoksa hepimiz “aşık oldum” un yanılgısında mıyız?

Ben ve Sen Biz’e dönüşünce mi, yoksa Biz’in içinde Ben ve Sen ayrı durabildiğimiz zaman mı Aşk?

Aşk’ın tanımını kime göre, neye göre yapıyoruz?

Hiç düşündünüz mü?

Bugünlerde Elif Şafak “AŞK’ okuyanların düşüncesi aşk konusunda sanırım biraz değişti ama iyi yönde mi değişti, kötü yönde mi, kişi okuduğundan ne çıkardı, çıkarması gereken bir şey var mıydı, bilinmez.

Sanırım aşkı tanımlamaya kalkıştıkça, kendimizi aşık olmaya zorladıkça, “aşığım” diyebilmenin gururunu yaşadıkça ve de etrafımıza kibir saçtıkça “Aşk” ı yozlaştırıyoruz. Aşk da coca cola gibi küresel hayatın bir parçası haline geliyor her geçen gün, umursamadan harcadığımız ömürlerimizde.

Önümüzde yaşanacak birtek hayatımız varken, ve bu hayatı en iyi şekilde yaşamak bizim avuçlarımızın içinde yanarken, biz sımsıkı kapatıyoruz avuçlarımızı, avuçlarımız yanıyor, Aşk yaşıyor ama coşkumuz, yaratıcılığımız, kendimize olan saygımız ölüyor onun yerine.

Sırf aşık olmuş olmanın telaşı ile başkasının ilgisizliğine boyun eğiyoruz. Aşkı sürdürebilmek ve nikahtan sonra sıraya geçip etraftan “tebrik ederim” leri duymak için bazen kendimizden vazgeçiyoruz. Hayallerimizden...Kendi kapasitemizi bir kenara bırakıp, başka bir insanın hükmünün verebileceği ölçüde, onun kapasitesinin bir parçası oluyoruz.

Sonsuz bir evrende yaşıyoruz, ama aşk sınırlı zannediyoruz. Bir kere aşık olduk mu, ya da öyle varsaydık mı kaybetmekten korkuyoruz. Bir daha karşımıza hiç kimse çıkmayacak zannediyoruz. Elimizdekinin kıymetini bilmeye odaklanıyoruz, çocukluğumuzda büyüklerimizin öğrettiği gibi, tabaklardaki pirinç tanelerini, kalmasın günah olur diye, doymuş olmamıza rağmen yemeye devam ederken kimbilir nelerden vazgeçiyoruz.

Kimbilir kaç kişi, sadece karşısındakine günah olacak gerçeği ile ister evlilik olsun ister ilişki, devam ediyor hiç istemediği halde. Ne de çok korkuyoruz günah işlemekten! Günah işlemekten korkarken, cehennem ateşinde yanmanın sızısını içimizde yaşarken aslında ne çok günah işliyoruz kendimizi kandırarak, kendimize yalandan bir hayat yaratarak.

Zamanla alışıyoruz sadece O’na. Onunla uyanmaya, onunla telefonlaşmaya, onun hitabına, onun dokunuşlarına, onunla sevişmeye, onunla uyumaya, onunla TV seyretmeye.

Ama uyandığımızda “la la la la la la la la la la la la la” diye şarkı söyleyemiyorsak, ya da keyifle ıslık çalamıyorsak, yolda gördüğümüz bir pet şişeye Ronaldinho kıvamında bir vuruş yapamıyorsak, bahçedeki tüylü kedinin peşimizden koşmasına sevecenlikle bakamıyorsak, yerimizden kalkıp pencereyi açıp evi havalandıracak dermanımız kalmadıysa, dişlerimizi fırçalarken aynada gördüğümüz aksimiz bize kıs kıs gülüyorsa ve biz gözlerimizi kaçırıyorsak, dinlediğimiz bir şarkıya eşlik edemiyorsak, yalnızlığımızda çalan bir müzikle yerimizden kalkıp dansedemiyorsak, komşunun kızı yeni takunyaları ile tepemizde koştururken gülümseyemiyorsak, okuduğumuz kitaplarda cümlelerin altını çiziyorsak ve zamanla yıpranıyorsa çizdiğimiz yerler bir tarafta unutulmaktan...

Bir daha düşünmekte yarar var...

Çünkü...

Evren sonsuz. Olanaklar sonsuz. Aşk sonsuz.

KARDAN MASAL



Hayatı, son bulmasını hiç istemeyecek kadar sevdiğiniz oldu mu?

Peki, hayatınızı hiç bugün son gününüzmüş gibi yaşadığınız?

Ya da hiç düşündüğünüz oldu mu, yaşamınızdaki her şeyi yaratabilecek, çekebilecek güçtesiniz?

Bir kereliğine bile olsa buna inandığız oldu mu?

Ankara karlar altında. Ben Ankara’yı, Ankara beni karlar altında daha çok seviyoruz. Daha çok eğleniyoruz, daha çok keyif alıyoruz hayattan.

Ve Ankara iki gündür benim masal şehrim...Ben de masalımı yaratıyorum Ankara’da, evimde, tatilde. Kendime vakit ayırıyor, güzel şeyler düşünüyorum, kar gibi bembeyaz, kar gibi masum, kar gibi güzel. Çalışma zamanı zaman ayıramadıklarımla geçiriyorum vaktimi, evimle, köpeğimle, kedimle...Kendimle vakit geçiriyorum.

Biz karı çok sevdik..

Kar da beni çok seviyor. Bana inanılmaz bir enerji verdiğine göre, öyle olmalı.

Beyazın enerjisi, soğuğun enerjisi...

Siz kar kokusu nedir bilir misiniz?

Bütün o is kokusunu, yanmış korları alır gider hayatımızdan..Bembeyaz bir sayfa açar.

Ve o bembeyaz sayfaya yazılacak çok şey vardır aslında dememi beklersiniz ama...

Aslında o sayfaya yazılacak hiçbir şey yoktur, hayallerimiz ve niyetlerimiz dışında. Tertemizdir. Başlangıçtır. Geride kalmış, karalanmış sayfalar yırtılır atılır, yeni bir defter açılır. Kar gibi bembeyaz. Boşluktur her şey. Her şeye yeni baştan başlanır, her şey yeni baştan yaratılır.

Eğer kar yağmazsa ve karalanmış defter devam ederse, zamanı geldiğinde, defter bittiğinde altına ya gururla, ya da öfke ile ya da pişmanlıkla imza atılır.

Bir sonraki deftere, bir sonraki kara, bir sonraki masala kalır umutlar...

Oysa şu an dışarıda kar, şu an aklınızda boş sayfalar...

Kar perisi elinde değneği ile dolaşır sokaklarda...

Bir ağaç bulup dinlenmek, biraz gevezelik etmek kartaneleriyle ve o esnada da değneğini oynatıp dilenenleri gerçekleştirmek için.

Evde ışıklarınızı söndürüp de , dışarıda lapa lapa yağan karı seyrederken bir daha, biraz daha dikkatli bakın, belki de kar perisi sizin bahçedeki ağacın üzerinde soluklanıyordur.

Kimbilir...

28 Ocak 2010

KİM BAKMIŞ, KİM SİLMİŞ, BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ ...


Hâlâ facebook accountu olmayan var mı, kaldı mı, bilemiyorum. Evinde internet bağlantısı ve kendine özel bir bilgisayarı olan on kişiden dokuzunun bir facebook hesabı vardır herhalde günümüzde. Facebook’la ilgili bir yazı ilerleyen zamanlarda yazacağım.

Facebook değişik bir dünya. İyisiyle kötüsüyle. Ying de var Yang de.

Ama benim bugünlerde çok ama çok güldüğüm, yani öyle kahkahalarla güldüğüm değil de, her gördüğümde tebessüm etmeme neden olan birtakım gruplar tekrar hortladı ve gündeme oturdu facebookta.

Profilinize Kim Bakmış?

Sizi listesinden Kim Silmiş?

Profilinizden Kim fotoğraflarınızı bilgisayarınıza yüklemiş?

:)

EGO’yu hatırlıyor musunuz? Hani şu içimizde, bizi sürekli dürten, her çeşit tehlikeye (!) karşı koruyan! Hatta ortada bir tehlike yokken bile birtakım tedbirler alan. Yani kısacası eşeğini sağlam kazığa bağlayan. Size yazık olmasın diye, size günah olmasın diye, siz üzülmeyesiniz diye!

Hani her zaman hayal kurarız ya! Hayatımızın her döneminde bizim yanımızda olacak birini isteriz. Aslında buna zaten sahibiz. Sevgili EGO’muz hayatımızın her döneminde bizim yanımızda. Yatarken, uyurken, yemek yerken, yürürken, düşünürken, film izlerken vs. Hal böyle olunca EGO ve Facebook arasında bir bağlantı olmaması mümkün değil.

Facebook...Sabah kalkıyoruz ilk işimiz bilgisayarı açmak. Kim yorum yapmış, sevgilimiz çiçek göndermiş mi? Hangi spor kulübü hangi oyuncuyu transfer etmiş? Kaç kişi arkadaşlık isteği göndermiş? Arkadaş sayım ne kadara yükselmiş? Vs. Sonra işyerine gidiyoruz. Orada da bir yandan e-mail hesaplarımızı kontrol ederken, bir yandan da birilerine laf yetiştiriyoruz facebookta. Ofiste karşı masada oturan arkadaşımızla facebook kullanarak konuşuyoruz, “hadi sigara molası verelim” diye duvarına yazıyoruz mesela. Sonra eve dönüyoruz, hemen bilgisayarlarımızı açıyoruz, aile üyelerimizle bile facebook üzerinden mesajlaşır olduk. Ve bu bize komik geliyor, eğleniyoruz ama gerçekten.

Zannetmeyin ki facebooku kötülüyorum. Hayır. Aksine ben de cevval bir facebook kullanıcısıyım ve internet sayesinde hayatımda gerçekten de yer tutacak dostlara sahip oldum, çok güzel insanlar tanıdım, birçok eski arkadaşımla tekrar haberleşme olanağım oldu, kendimi geliştirecek gruplara üye oldum, çeşitli organizasyonlara katıldım, ve her daim gülümsedim, kullanırken.

Ama sizce de facebook ve EGO arasında akıllara şayan bir ilişki yok mu?

Son zamanlarda tekrar gündeme oturan ve Home sayfalarınızı dolduran gruplar bunun bir kanıtı değil mi? Bir insan neden profiline kimlerin baktığını takip etmek ister? Gerçekten soruyorum çünkü benim böyle bir merakım hiç olmadı. Bu nedenle de olmasını anlayamıyorum. Diyelim ki Hasan baktı, Veli baktı, Gülizar baktı, Eda baktı. Ne oldu şimdi baktılar da, bizi arattılar da! Başımız göğe mi erdi? Arkadaşımıza kahve içmeye gidince, “aaa biliyor musun, beni 16 tane tanımadığım kişi aratmış facebookta!” mı diyoruz, böyle anlamsız gevezeliklerle mi soğutuyoruz üstünden sıcak dumanlar tüten kahvemizi ve sohbetlerimizi? Ya Sizi Profilinden Kim Silmiş grubuna ne demeli? “Hmmmm. Ayrıldığım sevgilim silmiş beni profilimden, eyvah dünyam karardı, ben daha önce silmeliydim, dün akşam da aklıma geldi aslında, tüh bak! Görüyor musun, kaçırdım fırsatı!”. Ne geçti elimize? Bize bir yararı oldu mu? Kendimizi daha iyi hissettirdi mi? Şimdi tebessüm mü ediyoruz bizi kimlerin sildiğini öğrenince?

Kaldı ki facebook yönetimi defalarca açıklama yaptı, bu takım uygulamalara, gruplara itimat etmeyin! Bu tarz gruplar ve uygulamalar gizlilik politikamıza aykırıdır, diye.

En kötüsü de bu değil mi zaten? Zaten kalıplaşmış düşünce ve inanç kalıplarımızla isteyerek ya da istemeyerek, bilinçli ya da bilinçsiz mücadele etmeye çalışırken, EGO’muzla yaşamaya adapte olurken ya da olamazken, bir de yalanlarla EGO’muzu şişirmek...

Gerisi bana, bize, size kalmış...

Siz hayatınızdan “siz” i silmeyin, unutmayın, kendi hayatınızı kendinizle yaşayın...

27 Ocak 2010

Oh my God! It's freezing outside!


Around 6 o’clock yesterday, something was urging me: Go to DNR! Just go to DNR ( a huge and beautiful bookstore). When I return home, I sometimes pop into DNR or DOST. (another bookstore) I love walking around the shelves and warm myself among the books recently published. I think one of the best places to go is a bookstore in which there are millions of books, that is variety of life stories and their energy, since the weather is really frosty :)

Well, a very freezing wind has been blowing for so long in politicians’ lives and finally it reached Ankara. Now, I’m on holiday and spend my time with this unbelievably cold weather and and my hands are being exposed to cold so much that they really need so much moisturizer to make them normal again :) It’s unbelievably cold outside! If you are proud of your sanity, you might not prefer to go outside.

Seriously?

Then, let’s be crazy at the moment and let’s forget about the huge malls and take a walk on some kind of popular streets nearby home. Let me give some examples for Ankara (The city I live in). If you can arrive at Kızılay easily, walk around Kızılay. If you live around Kavaklıdere, Esat or Ayrancı, Tunalı is expecting you right now. If you live around Çankaya, Yıldız, Oran, there is Turan Güneş. It’s another alternative. I was there a few days ago and I liked it. :)

Do not resist! Come on! Don’t tell that the cold weather kills. Do not tell me that I’m being ridiculous. Come on! Just get up, put some trainers on you, a polo neck will do. Put on the boots in which you feel warm the best. Put on your coat and zip it very tightly. If you do not have a hood, a beret will do well. If you have a knitted muffler, don’t be afraid. Put on your gloves. Do not forget it. You’ll need those! And now we’re ready. :) Okay then, do not forget the keys and let’s go. Please don’t complain while you’re heading towards downstairs.

When we go out of the building, the frost has already come into contact with your nose. If you forgot to take your beret, your ears are freezing right now. Do not give up! Go on! Walk slowly to the street.

Are you asking “why”?

To understand the real value of a cup of delicious hot chocolate.

To warm yourself with the melodies coming from the accordion played by the nice man who has just found himself a place in front of a shop window.

To feel the real warmth and energy coming from your significant other’s hands or arms if you’re walking hand in hand.

To buy a bunch of daffodils from the man on the corner of the street and to make your house smell more beautiful.

To see the chestnut seller on the street and appreciate him since he is doing his job just there for you.

To feel the warmth when you come back and get into the building.

To immediately sit in front of the radiator and watch outside when you get rid of your boots.

To be thankful that you’re inside, you have some place to keep warm.

To understand the value of a cup of hot tea and be thankful that you have it.

To appreciate that there are some people hugging you very warmly, maybe your wife, or girlfriend, your mom and dad, your sister or brother, or a dog, or a cat.

Shall I go on?

Enjoy your walk.

PS. Yesterday, I was asked whether I really talk with my EGO. Seriously, I do. For example, yesterday. I was walking on Tunalı Street and while I was walking past Paşabahçe store, three women got out and they did not see me since they were so busy with themselves and they were so slow and blocked my way. I waited for a short time but it was just too cold to wait for any reason. :) Finally they got out of my way and I went on walking. After walking for a few metres, I heard the voice!

“Come on! Look at those women! They thought as if they had been the center of the universe! You should have hit them and told off!”

I just responded very calmly:

“At least you’re not shouting anymore. You learned how to talk with a soft voice”

I went on walking with a weird smile on my face. :)

DI-DI-DI-DI-DI-DI


Dün akşamüstü bir şey beni dürttü durdu. DNR’a git! DNR’a git :) Akşamüstleri bazen okuldan eve dönerken bir uğrarım DNR ya da DOST kitabevine. Rafların arasında dolaşmak, kitapların arasında ısınmak hoşuma gidiyor. Bu soğukta gidilebilecek en güzel yerlerden biri de içinde binbir çeşit kitabın olduğu bir kitabevi olsa gerek :)

Evet, politika kulvarında esen soğuk rüzgârlar nihayetinde Ankara’ya ulaştı ve Şubat tatilimi karsız bir Ankara’da ellerim çatlamış bir şekilde, kuru ayazın iliklerime işleyen soğuğu ile geçiriyorum. İnanılmaz bir soğuk var dışarıda. Aklı olan dışarı adım atmaz!

Öyle mi?

O zaman hadi biraz akılsızlık yapalım ve alışveriş merkezlerinden uzaklaşıp, şöyle semtimize yakın ya da evimize yakın ışıltılı caddelerden birinde biraz yürüyüş yapalım. Ankara’dan birkaç örnek verelim. Kızılay’a ulaşımınız yakınsa Kızılay’ı bir turlayın. Kavaklıdere, Esat, Ayrancı yakınlarında oturuyorsanız Tunalı sizi bekliyor. Daha yukarılarda iseniz Turan Güneş Bulvarı başka bir alternatif. Geçen gün geçtim, gayet ışıltılı, güzel bir cadde olmuş. :)

Ne işim var demeyin! Bu soğukta donar insan demeyin! Off, saçmalama demeyin! Hadi kalkın yerinizden, sıcak tutan bir eşofman altı olur, üstüne yünden boğazlı bir kazak. Sizi en sıcak tutan botlarınızı ya da çizmenizi giyin. En sıcak tutan montunuzu boğazınızı giyip, fermuarını sıkı sıkı kapatın. Mutlaka bir bereniz olsun eğer kapşonu yoksa montunuzun ya da kabanınızın. Yünden el örgüsü bir atkı bu soğuğa karşı gayet iyi bir seçenek ama yoksa polar da iş görür. :) Ellerinize eldiven takmayı ihmal etmeyin. Ve işte hazırız. Hadi bakalım, anahtarları aldık düşüyoruz yola! Merdivenlerden inerken söylenmek yok!

Apartmanın kapısından bir çıkıyoruz, hop kuru ayazın soğuğu burnumuzun ucu ile temasa geçti bile. Kapşonu çekmediysek eğer ya da bere almadıysak kulaklarımız keskin bir soğukla afallamış durumda. Vazgeçmek yok devam. Yavaş yavaş caddeye.

Neden mi?

Sıcak çikolatanın gerçek değerini anlamak için.

Bu soğukta yine de orada bir mağaza vitrininin önüne oturmuş akordeon çalan adamın ezgileri ile içinizi ısıtmak için.

Eğer eşinizle ya da sevgilinizle beraber yürüyorsanız ona gerçek anlamda sıkı sıkı sarılıp, sizi kollarıyla sarmalaması için, ya da kenetlenmiş ellerinizden kalbinize yayılan enerjiyi-sıcaklığı hissetmek için.

Köşebaşında demet demet nergis satan adamdan bir demet nergis alıp evinizi mis gibi kokutabilmek için.

Biraz ileride kestane kebap yemesi sevap diye bağıran kestane satıcısının bu soğukta hala işini yapabiliyor olmasını takdir edebilmek için.

Apartmanın kapısından içeri girdiğinizde birden içinize işleyen sıcaklığın tadına varabilmek için.

Ayakkabılarınızı çıkarır çıkarmaz kalorifer peteğine sırtınızı dayayıp da oturmanın zevkine varabilmek için.

Başınızı sokacağınız bir eviniz olduğuna şükretmeniz için.

Demleyecek ve sıcak sıcak içecek çaya sahip olduğunuz için.

Eve gelir gelmez sizi sıcacık bir merhaba ile kucaklayan karınız, sevgiliniz, anneniz, babanız, kardeşiniz ya da köpeğiniz ya da kedinizin değerini anlayabilmek için.

Daha saymaya gerek var mı?

İyi yürüyüşler. :)

PS. Bu esnada dün arkadaşlarımdan biri gerçekten EGO’m ile konuşup konuşmadığımı sormuş. Konuşuyorum, gerçekten! Mesela bugün..Tunalı’da yürüyordum. Tam Paşabahçenin önünden geçerken üç kadın kapıdan çıktı ama nasıl yavaş bir şekilde benim geldiğim istikamete hiç bakmayarak birden önümü kestiler. Ne kadar beklemiş olabilirim geçmelerini! Biraz bekledim. Neyse en sonunda istikametlerine karar verdiler ve ben de rahatça yürümeye devam edebildim. Birkaç metre gittikten sonra birden içimden bir ses yükseldi. “Kadına bak! Sanki dünya onun merkezinde! Çarpsaydın ya bekleyeceğine, noluyor derse, tali yoldan birden anayola çıkılmaz derdin” diye. Sadece şunu söyledim:

“Neyse ki artık bas bas bağırmıyorsun! Kısık sesle konuşmayı da öğrendin!” ve yüzümde tuhaf bir gülümseme ile yürümeye devam ettim. :)

26 Ocak 2010

WHO DO YOU THINK YOU'RE DANCING WITH?



I remember it like it was yesterday. Years ago, my sister developed a passion for Reiki. She was attending to some Reiki meetings. You know, when you are dealing with Reiki, you proceed by stages under the guidance of a master. My sister did so. I remember myself in those days. The responses I used to give her. I just found it funny. I didn’t believe, I was just laughing, I even did maybe the worst thing and made fun of my sister just because of her own beliefs in the spritiuality. Kids can be very cruel at times. Especially female siblings :)

I went on making fun and her own friends just didn’t believe and gave no support. I remember how my mother and I chortling..Time! Honestly it’s interesting! Now I remember and I just smile at that little girl, of course a very soft smile, it has nothing to do with being cynical. :) I smile at my disbelief in the notion, disrespect and dogmatizing attitude. Do you remember my first writing that I talk about people who always criticize me? Maybe this is my Karma. Who knows? :)

Sometimes either my mother or I had a headache. But I who was studying at the natural sciences department, unaware of self-improvement or spirituality at all, couldn’t enjoy those moments when a sort of heat used to get into my head from my sister’s hands. Now I’m found guilty of disbelief. :) Quantum theory makes it clear enough. Everything that we see or not, we hear or not, we make contact with or not, everything is energy. Our ideas, feelings, the scenarios that we’ve been writing for our lives, our dreams, studies, successes and every step we take are energy. Scary, isn’t it?

For whom?

Yes, I’m asking that. For whom is it scary?
For EGO.
Mine is being continuously upside-down every day, what else it could do? :)

Today we’ve talked about EGO with one of my friends. I told the same things which I’m going to say right at the moment. Self-improvement requires courage. It is a path only adventurous people can dare and struggle with EGO to set off the claims that the self and EGO have and get out of the path without being hurt or demoralized.

These days everybody is conscious of the presence of EGO in self. If I ask our doorkeeper Fevzi though, he will probably start talking about the natural gas or the public transportation system :) ( Public transportation buses are belong to an authority called EGO)

I’ve just had a look at the books so far, to illustrate EGO in the best way. Yet, I quit. As all the things I mention here are my own experience, I think I should communicate my own understanding of EGO in my own words. Naturally all the books I’ve read and the information that has made me conscious will guide me.

I think I will do it through giving several examples.

You meet a wonderful guy, spend good time, he’s seriously attracted to you and interested in you, make small surprises to keep the emotion stabilized, in fact it is the love you’ve been seeking so far. But something bothers you. You can trust him by no means. And you end the relationship face-to-face, or through a letter, or a phone call, or a text message or an e-mail. Maybe you write on his facebook wall so that everyone can see how humiliated he is. :) Or, you just don’t inform him and change your relationship status. Somehow or other he won’t care! And if your message is communicated to the other side, it is usually saying it has to end because I’ve been hurt so many times and you’ll definitely upset me! Guess what, he gets the shock of his life! Oh my God! :)

Self-improvement books...Well..Very thought provoking..I must get one and have a look at. But, I don’t believe in such things indeed. Auntie Arzu used to read such books, however, she is still single, hasn’t been promoted, lives with her mother and she is always scowling. I was guided with Aunt Arzu’s story and overgeneralized it and concluded that the books are useless no doubt. Anyway, I picked one and start reading. Ah, it goes well. Okay...Right..Suddenly I feel a strong desire to go on. Come on! Stop it! Is it going to work for you? Come on! Think further. Millions of people have read those books and no miracle happened! Exercising? What is that? I know only several of them. Go walking, jogging, go to the park and play with the sports equipment there, or go swimming! Just quit reading this bullshit!


You want to be promoted to a better position. You work hard. You read a lot and you do your best. Seriously? In my opinion there is no such thing as doing one’s best. Everytime you can do better and better. But sometimes some things limit you. I can’t do further than that! This is what I can do. I do my best. I can’t do better because that’s my capacity. In fact, no matter how hard I work, since I am not a flatterer, it’s not possible to get promotion. Then why should I force myself to work for a better future? Work according to the standards, that’d do. Being satisfied? What is that? Are you going to save the world? Why are you bothering yourself this much? Just lay down, watch some TV and learn what’s going on around the world. What did government do, did how many people kill how many others? How many people died just because of traffic accidents? Receive world’s news. Somebody might ask about something very popular, you should give an answer in order not to be labelled as ignorant.

I think I could make myself clear.

We have some very rigid thoughts, beliefs and values. That’s why our EGO, which makes us feel like a very famous celebrity, tries to protect us from everything. It tries to keep us away from love because it is love which causes us to get hurt and cry. It prevents us from working more and taking action because we’re not going to get what we want from work and we will probably be frustrated. It stops you when you take interest in self-improvement since the idea is a bullshit and you do not need another one because the world is full of ridiculous things.

That’s absolutely why self-improvement loves courage! The idea is close only to people who could dare and those people could achieve since they dare to believe. If in the world any man ever did it, I could do as well. You also could do. Everyone can! The important thing is: take action, discipline and do not forget to include self-confidence.



If you ever set out to achieve a goal next time, if you hear somebody’s calling Stop! and making some excuses, it is enough to be aware...

For example, if you see me walking on the road and talking to myself, please don’t be surprised. I haven’t gone insane, just chatting with my EGO. :)

SEN KİMLE DANSETTİĞİNİ BİLİYOR MUSUN?



Dün gibi hatırlıyorum. Seneler önce ablam Reiki’ye merak sarmıştı. Reiki toplantılarına giderdi. El almak dedikleri bir şey var ya, aşama aşama gelişiyorsunuz. Birtakım aşamalardan geçti. Kendimi hatırlıyorum o zamanlar. Ablama verdiğim tepkileri. Komik buluyordum. İnanmıyordum, gülüyordum, hatta yapılabilecek en belki de en kötü şeylerden birini yapıyor ve ablamla inandıkları uğruna dalga geçip onunla alay ediyordum. Çocuklar bazen çok acımasız olabiliyorlar. Hele küçük kız kardeşler! :)

Ben dalga geçmeye devam ettim, çevresindekiler inanmamaya devam etti. Annemle konuşmalarımızı, kıkır kıkır gülmelerimizi bugün gibi hatırlayabiliyorum. Zaman enteresan! Şimdi de hatırlayıp kendime tebessüm ediyorum. O zamanki inançsızlığıma, saygısızlığıma ve anlamak için hiçbir şey yapmadan yerimden ablama çomak sokmama. Hani geçen gün benim kitap okumama çomak sokmak isteyenlerle ilgili bir yazı yazmıştım ya! Belki de bu da benim Karmamdır. Kimbilir :)

Bazen annemin başı ağrırdı, ya da benim. Ama zamanın Fen bölümünde okuyan ben ruhani dünya ya da kişisel gelişim diye bir olgunun varlığından bihaber, ablamın ellerinin arasından bedenime akan sıcaklığın bir çeşit bilimsel açıklaması olduğu gerçeğini arayıp durmaktan o anın keyfini yaşayamadım. İnançsızlığım yüzünden yıllar sonra hüküm giydim :) Kuantum Fiziği her şeyi açıklıyordu yeterince ve beni ikna edecek kadar. Dünyada gördüğümüz ya da göremediğimiz, duyduğumuz ya da duyamadığımız, dokunduğumuz ya da dokunamadığımız her şey bir enerjiden ibaret, evet. Ve düşüncelerimiz, hislerimiz, hayatımızla ilgili yazdığımız senaryolar, hayallerimiz, rüyalarımız, çalışmalarımız, başarılarımız, attığımız her adımın enerjisi..Korkutucu değil mi?

Kim için?

Evet, kim için korkutucu?

EGO için.

E benimki tepetaklak olmayı sürdürüyor her geçen gün, korkmasın da ne yapsın?

Daha bu akşam bir arkadaşımla EGO üzerine konuşuyorduk. Ve orada da şu sözleri sarfettim. Kişisel Gelişim cesaret ister. Cesur olanların izleyebileceği bir yoldur çünkü ancak cesur olan ve harekete geçen insanlar EGO ile çetin bir mücadele içine girip, durumu dengeleyip , yara almadan ve yılmadan çıkabiliyorlar.

EGO yu sağır sultan bile biliyor. Gerçi bizim Fevzi Abi’ye sorsam Fevzi Abi, EGO ne? desem, muhtemelen bana doğalgazdan falan bahsedebilir, ya da otobüslerin bağlı olduğu merciiden.

Okuduğum kitaplara baktım, şöyle güzel bir EGO tanımlaması döşemek için ama vazgeçtim. Madem bu benim kişisel gelişim tecrübem, EGOdan ne anladığımı da kendim, kendi cümlelerimle anlatmalıyım. Elbette bana bu tanımlamalarda yol gösterecek olan bugüne kadar okuduğum kitaplar, ve sayelerinde edindiğim bilgilerdir.

Birkaç örnekle yapacağım sanırım bu işi.

Harika bir insanla tanışıyorsunuz, çok güzel vakit geçiriyorsunuz, sizinle ilgileniyor, size sürprizler yapıyor, aslında uzun zamandır hayalini kurduğunuz bir ilişki yaşıyorsunuz. Ama sizi rahatsız eden bir şeyler var. Birtürlü güvenemiyorsunuz. Ve bir gün ya yüzyüze, ya bir mektupla, ya telefon ederek, ya bir sms ile ya da e-mail ile ya da facebook’ta duvarına yazarak bu ilişkiyi bitiriyorsunuz. Ya da hatta ona haber vermeye tenezzül dahi etmiyorsunuz ve ilişki statünüzü değiştiriyorsunuz. Nasılsa umrunda değilim! Eğer mesaj karşı tarafa ulaşırsa da giden mesaj şu oluyor: Bu ilişki bitmek zorunda çünkü ben geçmişimde çok yaralar aldım ve sen beni üzeceksin! Karşı tarafta bir HÖNK durumu elbette. :) Nasıl olmasın?

Kişisel Gelişim kitapları...Hmm.. Çok düşündürücü. Bir tane okuyup bakmak lazım. Ama pek de inanmıyorum böyle şeylere yahu! Bizim Arzu Teyze vardı, bunları çok okurdu ama baksana hala bekar, hala terfi alamadı, hala annesi ile yaşıyor, ve hep somurtuyor! Arzu Teyze’den yola çıktım, yaptım bir GENELLEME ve dedim ki işe yaramaz. Aldım kitabı elime okuyorum. Fena da gitmiyor hani! Birden bir heves geldi içime! Dur yahu, o kadar heveslenme! Bu kadar adam okumuş bu kitabı bir işe yaramamış, sende mi yarayacak? Egzersiz mi o da ne? Ben birtek egzersiz bilirim sabah yürüyüşe çıkarsın, ya da parka git bak belediye yeni aletler koymuş onlarla oyna azıcık, yüzmeye falan git! Bırak bu deli saçmalıklarını allahaşkına!

Terfi almak istiyorsunuz. Çok çalışıyorsunuz. Çok okuyorsunuz ve gerçekten de elinizden gelenin en iyisini yapıyorsunuz. Acaba? Bir kere şahsi fikrim elinizden gelenin en iyisi diye bir şey olamaz. En iyinin her zaman daha iyisi vardır ama sizi sınırlayan bir şeyler vardır. Bundan daha fazlası can sağlığı. Benim elimden bu kadarı geliyor. Daha fazlasını yapamam, kapasitem bu kadar. Zaten ne kadar çalışsanız da patronla aranız iyi olmadığı zaman, iyiden kastım hani patrona yalakalık yapma baabında, terfi almanız mümkün mü? Değil, elbette. O zaman ne zorlayacaksın kendini. Standartları sağla, yeter. İşinden tatmin almak mı? O da ne? Dünyayı sen mi kurtaracaksın? Niye yoruyorsun ki kendini, uzat akşam ayaklarını TV izle bak dünyada neler oluyor? Hükümet neler yapmış, kaç kişi kaç kişiyi öldürmüş, kaç kişi trafik kazasına kurban gitmiş, dünyadan haberin olsun, yarın öbür gün biri gündemle ilgili bir şey sorarsa geri kalma, cevap ver. :)

Sanırım ne demek istediğimi anlatabildim.

Kalıplaşmış düşünce tarzlarımız, inançlarımız, değerlerimiz var. Bu nedenle de bize kendimizi bir star gibi hissettiren koruma görevlimiz EGO bizi dünyadaki her şeye karşı korumaya çalışır. Aşktan korumaya çalışır, çünkü aşk bize zarar verir, üzer, gözyaşı döktürür. Daha çok çalışmamıza ve harekete geçmemize mani olur çünkü karşılığını alamayız ve hayalkırıklığına uğrarız. Kişisel Gelişim’den bizi korumaya çalışır, çünkü kişisel gelişim bir saçmalıktır ve zaten yeterince saçma şeylerin olduğu bu hayatta bir taneye daha gereksinimimiz yoktur.

İşte tam da bu nedenle, kişisel gelişim cesareti sever. Cesur insanlara yakındır ve cesur insanlar başarır. Bir kişi bile başardıysa, ben de başarabilirim, siz de başarabilirsiniz, herkes başarabilir. Önemli olan harekete geçmek, disiplin ve özgüvenle çalışmak.

Bir daha ki sefer bir yola çıktığınızda Dur! diye bir ses ve arkasından bir takım bahaneler duyarsanız, sadece farkında olun yeterli.

Misal beni bazen yolda kendimle diyalogda görürseniz, şaşırmayın, delirmedim, EGO’m ile çene çalıyorumdur. :)

25 Ocak 2010

Heartbreaks..

If they ask me..
Have you ever broken somebody’s heart?
My answer would be Yes.

What if they ask me..
Has your heart ever been broken?
My answer would remain the same.

Then, is there anybody who hasn’t broken your heart?

My answer would confuse some since my answer is Yes! There are a lot of beings out there who haven’t broken my heart in any way.

Millions of people out there are ready to break my heart everywhere at every moment. I get on the bus every morning and say good morning to the driver and some of the passengers but I receive none. I immediately sulk and start grumbling. I am polite and I say good morning and I don’t deserve it back. What’s happening to people? Well then, what happened to the doorkeeper who always sees me off with a very sincere good morning? How can I forget so easily? Or, what happened to the cheerful stray dog, which is being described as unlikable by some of my friends, that is always there at the corner of the street every morning to play with me and see me off?

Sometimes I am just hurt by one of my colleagues. Maybe she doesn’t greet me, or speaks to me sharply, or tells something I would never like. Maybe she criticizes, maybe I want her to let me be, but she can’t do that. Or, well, she does something that disturbs me. Then, I am broken and ruined. The shiny day that I promised to have turns out to be a very distasteful one to me. Yet, there are other colleagues in the same office and they do nothing wrong. The young man at the cafeteria smiles again and wishes me a very bright day. The doorkeeper of the building does really care about me and ask about my health and how I feel. The security guard at the entrance wishes me good morning smiling. But my day has already turned out to be a very bad one!

When I walk home, somebody on the street is very careless and cause me to fall down. What is more, although he is the one to be blamed, when I say be careful more please, he just calls me down more as if I am the guilty and careless one! Of course I am hurt because of his treatment and the bad words that he utters. Yet, there is just somebody who tries to help me and see if I am okay. He just tells me to calm down because there are such men everywhere. He really takes care of me and checks whether I am hurt or not. But, I’m still very angry with the other man! I can’t see these efforts. I might even grumble to this helpful man that I’m okay and he should just let me go!

Oh relationships! Women and Men ! Ying and Yang!

My boyfriend who does not call me regularly breaks my heart. How could he not call? I am angry because he does not care about me. He just doesn’t try to understand me and that really hurts. He doesn’t say good words to me and I am broken. He forgets our special and important days. Boo! He just forgot my birthday! Yet, a lot of people called me that day and I was too angry to somebody else to answer those phone calls. My parents just try to take care of me and I just say enough, leave me alone resentfully. Or, that day my friends, neighbours and the kid who works at the grocery store told me how gorgeous I look! Who cares? My boyfriend isn’t just there!

Can we see our focal point of events? There are a lot of things that do not hurt us out there during the day. Nature would never hurt you! The trees, flowers, birds and plants. They are always there and they have not broken any heart so far. The lottery man on the street has never broken my heart. My dog which I share my flat with has never hurt me at all. My neighbour, who paid a very short visit to ask for a spare cigarette yesterday night, has never made me feel bad. The woman whom I chat with sometimes and who lives in the apartment building that is across mine has never hurt me. Now I’m listening to Şebnem Ferah. (A famous Turkish rock star). Her latest album is just great! And I think she has never broken my heart. Etc.

So, if there is a lesson to be learned, and if I speak seriously, or even I am a statistical expert, no I am not, if I draw some tables and create diagrams.. If I confront the number of people who have never hurt me to the ones who made me feel terrible at times...

I would say..

The world is just so beautiful ! :)

Kırgınlık...



Şöyle bir soru sorsalar bana...
Bugüne kadar hiç kalp kırdın mı?
Buna verilecek cevabım evet olur.

Peki şöyle sorsalar...
Hiç kalbin kırıldı mı?
Verilecek cevabım değişmezdi.

Peki, bugüne kadar hiç kalbimi kırmamış biri var mı?

Buna verilecek cevabım belki bazılarını şaşırtabilir. Çünkü evet! Çevremde hiç kalbimi kırmamış o kadar çok şey var ki!

Her an her yerde kalbimi kıracak o kadar çok çeşit insan var ki! Sabah servise biniyorum, Günaydın diyorum ama cevap alamıyorum. Ve hemen surat asıyorum. Başlıyorum içimden söylenmeye! O kadar da günaydın dedim ama bir cevap bile alamıyorum. İnsanlık ölmüş canım! Peki, servise yürürken bana hayırlı sabahlar diyen Fevzi Efendi’ye ne oldu? Ne çabuk unuttum? Ya da sokağın köşesinde her sabah beni bekleyip de servise yolcu eden, bazı arkadaşlarımın aman ne sevimsiz, ne şekilsiz(!) diye nitelendirdiği neşeli sokak köpeğine ne oldu?

Ofiste birlikte çalıştığım ofis arkadaşlarımdan birine kırılıyorum. Belki bana selam vermiyor, belki beni bir şey için tersliyor, belki hoşuma gitmeyecek bir şey söylüyor, belki eleştiriyor, belki de yalnız kalmak istediğim bir anda fazla üzerime geliyor, ya da ne bileyim beni rahatsız edecek bir şey yapıyor. Kalbim kırılıyor. Bütün günüm altüst oluyor. Zehir oldu işte günüm, bu halim öğrencilerimi de zehirliyor, koridorda selamlaştığım arkadaşlarıma da yansıyor, hatta servis şöförüne bile çatabilirim eve dönerken. Oysa başka işarkadaşlarım da var, onlar bunların hiçbirisini yapmıyor. Kantinde kasadaki çocuk beni her sabah aynı güleryüzle karşılıyor ve ofisime gönderiyor. Bina sorumlusu beni her gördüğünde candan bir şekilde ilgileniyor, hatırımı soruyor, gülümsüyor. Kapıdaki güvenlik görevlisi beni her sabah gülümseyerek ve günaydın diyerek karşılıyor. Ama benim günüm altüst oldu bile!

Eve dönüş yolunda yolda bir adam üzerime üzerime geliyor ve bana çarpıyor,düşüyorum. Çarpmakla da kalmıyor, biraz dikkat etsenize dediğim anda bir de sanki suçlu benmişim gibi üste çıkmaya çabalıyor. Söylediği ve sarfettiği kaba sözler sonucunda kalbim kırılıyor elbette. Oysa oradan geçmekte olan başka bir yaya, sakin oldun hanımefendi, her yerde var böyle adamlar derken bana yardım ediyor, beni yerden kaldırıyor, ve benimle gerçekten ilgileniyor, bir şeyim olup olmadığını kontrol ediyor. Ama ben hala o adama çok sinirliyim! Hatta o kadar sinirliyim ki, yardım eden adama bile söylenebilirim, tamam teşekkür ederim ilginize rahat bırakın da eve gideyim!

Ah ilişkiler. Kadın-Erkek. Ying-Yang.

Beni aramayan erkek arkadaşım kalbimi kırıyor. Nasıl olur da aramaz? Benimle ilgilenmediği için içerliyorum. Beni anlamaya çaba sarfetmediği için kalbim kırılıyor. Bana güzel bir şey söylemediği için kalbim kırılıyor. Özel günleri unutan erkek arkadaşım kalbimi kırıyor. Yuh yani, doğumgünümü unuttu adam! Oysa o gün ne kadar çok insan aradı beni ama sinirimden cevap vermedim telefonlara. Ailem benimle ilgilenmeye çalışıyor. Ay! Yeter, beni bir rahat bırakın diyorum misal. Ya da o gün arkadaşlarım, komşularım, bakkalın çırağı hepsi harika göründüğümü söyledi. Doğumgünümde arayan onlarca arkadaşımı ne de çabuk unuttum! Kim takar! Erkek arkadaşım yok ortalıkta!

Gördük mü odak noktamızı! Gün boyunca bizi kırmayacak o kadar çok şey varki aslında etrafımızda! Doğa asla sizin kalbinizi kırmaz! Ağaçlar, kuşlar, çiçekler, bitkiler her zaman ordadırlar ve bugüne kadar kalp kırmamışlardır. Caddedeki piyango satıcısı benim kalbimi hiç kırmadı. 7 senedir evimi paylaştığım köpeğim kalbimi hiç kırmadı. Akşam kapımı çalan ve benden sigara isteyen komşum hiç kalbimi kırmadı. Karşı apartmanın üçüncü katında oturan ve ara ara balkondan sohbet ettiğim kadın hiç kalbimi kırmadı. Şu an Şebnem Ferah dinliyorum. Son albümü harika! Ve düşünüyorum da, Şebnem Ferah benim kalbimi hiç kırmadı! Vs.

Kıssadan hisseye, gerçekten bir düşünecek olursam, hatta istatistikçiysem ki değilim, şemalar çizersem, tablolar çıkarırsam dünyada beni bugüne kadar hiç incitmemiş varlıkların sayısı ile beni incitmişlerinkini karşılaştırırsam...

Dünya harika bir yer! :)

24 Ocak 2010

HELLO

There is no need to hurry to introduce myself. In time, we will know about each other as much as we can.

I just finished reading another book yesterday night. It is called The Key. Written by Joe Vitale. Vitale got into my life approximately three years ago. It was through a video by a book called Secret. I was seriously affected by Secret and took a strong interest in The Law of Attraction. I read a lot. The readings were not limited only to The Law of Attraction, but Quantum Theory and Thinking, Positive Thinking and The Sedona Method under Self Development. Besides, these days I am much interested in another method but I am not going to mention it now. It requires to be written another time under another heading. That’s the way I think 
As I mentioned above, I read a lot. I do not simply read, but at the same time I implement what I learn from the books into my life. I even go beyond and share what I read.

There are some who take positive attitude towards this, also some with very negative criticism.

Some of my friends or acquaintances appreciate me; they see my effort but they may follow my example or not. In fact, nobody should follow one single person and his experience to develop personally. I believe that every one of us has different paths for our individual development, I can see it clearly because I am a teacher and there are always personal differences among my students. Just because of this I read a lot, try to assimilate what I read and I practise when I feel close to some theories. Yet, I have never quit reading and I think such an enjoyable activity will always have its place in my life. I appreciate when people approve of my readings because I appreciate people who like reading or not.

My problem is with people who are obsessively criticising my readings or execution of the methods. I will never understand how people benefit from such behaviour. Assume that I gave up reading and dedicated myself every day to TV. Every day I watch another series that are boring and dull. Imagine On Mondays I watched Ezel, Tuesdays Aşk ve Ceza, Wednesdays Yaprak Dökümü, Thursdays Aşk-ı Memnu and Fridays Hanımın Çiftliği. ( Very popular TV series in Turkey) I went out on Saturday nights and just roaming. On Sundays I could probably go to a pool to hunt for a man  Would it be okay? I am seriously curious, what would happen if I did these things. Will those people be overjoyed out of my misery? Let’s assume that I no longer read these Self Development books, what would those people feel? Victory? If I can be in any way beneficial, I’d like to learn :)

I usually hear such remarks from those people:

“Oh my God! Again these ridiculous books you’re reading!”. RIDICULOUS!

“Since you believe in these books and you think that they work, why are you constantly reading?” SO THEY ARE USELESS!

“The books are just the requirements of a Capitalist World.” SO, RANA, YOU’RE A FOOL!

I’ll be seriously honest. It is also one of the important principles in Self Development. I’ll be honest. At the beginning I would feel seriously furious because of those people and I was just hopelessly trying to persuade them that the books were really helpful. But now, it is not like that!

I hear them but that does not mean I listen to them.

I’m not a personal coach or trainer, neither an author nor a scripter. Not a poet at all! I graduated from English Literature department and I am just a person who is interested in literature modestly. I’m not one of those people I mentioned above. Not yet. But I’m a good reader. I don’t only read these kind of books. I like reading about various books as long as they address my personal interests, make contributions and take me to another world in which I experience different things. Sometimes I read Self Development books and I try out things I read. Sometimes philosophy. Sometimes World’s Classics, sometimes I read just for pleasure. Cheap novels I call them. And all meet my certain needs for a while. I either smile, improve, question or enjoy. But I read, and I always prefer it since reading is a very joyful activity for me.

I’m not writing these to dogmatize. I can’t say do this or that. I know how far I can go. I can’t dare it! Not now! As I mentioned above, I’m not an expert coach or something. I’ve just been on a journey for so long and I can give some examples from my own experience. That’s all I can do for the time being. I can recommend some books and share my own experience related to them.

Everything will grow when it is shared.

I’m not trying to take care of the world issues. The responsibility that I prioritized is for me not for the whole world. There is a traditional Turkish belief: “Read, study hard, develop yourself, graduate from a university and be a good person for the world.” That’s just not appropriate for me. My only aim is to finish my own journey joyfully when I close my eyes in the end. To make the world a good place might be a very good idea, but long-term goals may inhibit you to achieve the short-term ones. I’ve learned not to focus on out-of-reach wills. (The book Evrenden Torpilim Var by Aykut Oğut has a part about this issue and explains it very clearly.) However, I can explain it through an example:

I’m attending a teaching programme to obtain a diploma from Cambridge University. It will end in two years. Okay, there is going to be an exam in the middle of 2011 and if I succeed in the exam, I will graduate from the programme. But, there is a long journey until I get the diploma. There are a lot of things I have to finish – course work, assignments, etc. For instance, I have to fill in some documents and complete an assignment. I need to submit them at the beginning of February. Which one should I focus on? The exam I’m going to take in 2 years time or the responsibilities I need to fulfill in a very short time?

I think the answer is just there, apparent :)

I mean, the world may of course be a better place in time but I have to take care of my life first and make it a pretty one. I should have my hair done, wear some make-up, buy some beautiful clothes and take a shower every day :) Of course I’m not talking about these. First, I need to develop individually, and make my life a shiny one. I need to focus on every beautiful thing in my life and be thankful for it. Beginning a day with a smile, be a joy for the people around, help some who need, to keep my class aura always positive, be happy when I’m home, to communicate with people effectively, namely keep my life at a positive level and have some new experience. If you feel it, experience it within your self, it will definitely be reflected in your physical appearance.

The body is just the reflection of your soul.

And.....got divorced about two years ago..Imprisoned in her own house...it was very difficult to wake up in the mornings...no hope for her life...damned...cursed..even when taking her dog to a walk...so blunt that she could never cry anymore...no longer enjoyed cooking...provided only diet coke to survive...met no friends...needed no company...rejecting phone calls...I mean, I who locked herself into her house. Never forgiven for six years that had been wasted for a hopeless relationship!!!

Now, I wake up every day with a smiling face. When the sun rises, I feel always thankful for the new day which I am constantly born on. I enjoy walking with my dog. I wouldn’t find the leash, but now I dress my dog with beautiful dog clothes  I wouldn’t clean the cat litter, but now I maintain it regularly on a daily basis. I enjoy being in the classroom with my students. I used to complete writing my assignments on the day which was just before the due date, but now I study regularly when an assignment is set and it does not bother me anymore. I would curse the world because I couldn’t have enough time for anything, now I’m so much thankful that I can spare some time for everything in my life. And I enjoy it :)

Have negative thoughts never seized my mind? Aren’t they? Won’t they? Blah! What a question! :)

They certainly did, they are and they will..But I’ve just learned and go on learning.

I read a lot..

MERHABA


Tanışmak için acele etmeye gerek yok. Zamanla sizler beni, ben sizleri tanımam gerektiği kadar tanıyacağım zaten.

Dün gece yeni bir kitap bitirdim. Joe Vitale'nin "The Key" yani "Anahtar" adlı kitabını. Joe Vitale'nin hayatıma ilk girişi yaklaşık 3 sene önce "Secret" adlı kitabın videosu ile olmuştur. O dönemde "Secret" beni çok etkileyen kitaplardan biri olmuştu ve ardı ardına bu "Çekim Yasası" denilen şey ile ilgilenmeye başladım. Çok kitap okudum. Sadece "Çekim Yasası" ile ilgili değil. Kişisel gelişim altında ister Kuantum olsun, ister Pozitif Düşünce, ister Sedona yöntemi. Hatta bu aralar başka bir yöntem çok ilgimi çekmeye başladı. Ama şimdi burada bahsetmeyeceğim bundan. Onun için ayrı bir başlık ve ayrı bir yazı gerekiyor bence. Bence :)

Dediğim gibi çok okuyan bir insanım. Okumakla kalmam, kendi hayatımda uygularım. Ve hatta daha da ileri gider, bir de okuduklarımı paylaşırım.

Buna pozitif yaklaşanlar olduğu gibi, negatif yaklaşanlar da var.

Çevremdeki bazı arkadaşlarım ya da tanıdıklarım beni takdir eder, uygulamaya çalıştıklarımı görür, belki örnek alırlar beni belki almazlar. Zaten bence kişisel gelişim denen şeyde kimse kimseyi örnek almamalı. Bir öğretmen olduğum için belki de "kişisel farklılıklar" denen şeyi çok iyi gözlemlediğimden bu kişisel yolculukta da hepimizin farklı bir yolculuğu olduğuna inanıyorum. Bu nedenle çok okuyorum, özümsemeye çalışıyorum, ve kendime yakın gördüklerimi de uyguluyorum. Ama okumaktan hiç vazgeçmedim, sanırım okumak gibi keyifli bir aktivite de benim hep hayatımda yer alacak. Beni okuduklarımla takdir eden insanları ben de takdir ediyorum. Çünkü ben, okuyanı da takdir ediyorum, okumayanı da..

Benim derdim benim okumama ya da kendi hayatımda uyguladıklarıma çomak sokanlarla. Çomak soksa eline ne geçiyor bu insanların, onu da hiç anlamış değilim. Hadi diyelim ki ben bu kitapları daha doğrusu "okuma" eylemini bıraktım, kendimi pembe dizilerin iç gıcıklayıcı baygınlığını da geçen dizilere verdim. Pazartesi Ezel izliyorum, Salı Aşk ve Ceza, Çarşamba Yaprak Dökümü, Perşembe Aşk-ı Memnu, Cuma Hanım'ın Çiftliği. Cumartesi dışarı çıkıyorum o bar senin bu bar benim geziyorum, tozuyorum. E Pazar da havuza falan giderim. Tamam mı? Başınız göğe mi erecek ben böyle yapınca ne olacak, merak ediyorum. Diyelim ki ben bıraktım bu "Kişisel Gelişim" kitaplarını okumayı, bu beni eleştiren arkadaşların eline ne geçecek? Bir hayrım dokunacaksa bilmek isterim :)

Çoğunlukla bu tarz insanlardan şu cümleleri duyuyorum:

"Ay yine mi bu saçma kitapları okuyorsun?" SAÇMA!

"Of madem inanıyorsun, işe yaradığını düşünüyorsun, neden sürekli okuyorsun?" İŞE YARAMIYOR DEMEK Kİ!

"Kapitalist düzenin para tuzağı bunlar!" YANİ APTALSIN RANA!

Hiç yalan söyleyemeyeceğim. Zaten "Kişisel Gelişim" in en önemli prensiplerinden biri de bu! Dürüst olacağım. İlk başlarda fena halde öfke duyuyordum bu insanlara karşı! Tartışmaya giriyordum, ya da onları ikna etmeye çalışıyordum, vs.. Ama şimdi durum öyle değil.

Sadece duyuyorum. Ama dinlemiyorum!

Ben Kişisel Gelişim Uzmanı ya da Koçu değilim, yazar değilim, senarist değilim, filozof değilim, şair değilim. İngiliz Edebiyatı Bölümü mezunuyum ve naçizane edebiyatla ilgileniyorum. Yukarıda saydıklarımın hiçbirisi değilim. Henüz. Ama iyi bir okurum. Sadece Kişisel Gelişim de okumuyorum. Her tür kitabı okumayı severim. Bana hitabettiği, beni başka bir dünyanın içine soktuğu, bana bir şey kazandırdığı sürece. Bazen Kişisel Gelişim okurum ve edindiğim bilgileri denemekten hoşlanırım, bazen felsefe okurum bazen klasik okurum bazense çıtır çerez dediğim romanlardan. Ve hepsi bana o anlık ihtiyaçlarıma dair bir şey kazandırır. Ya gülümserim, ya gelişirim ya sorgularım ya da keyif alırım. Ama okurum, her zaman da okumak gibi bir keyifli aktivitenin hayatımda olmasını tercih ediyorum.

Bu satırlardan da kimseye ahkam kesmek değil amacım. Size şunu yapın, ya da bunu yapın diyemem. Ne haddime! Dediğim gibi ben Kişisel Gelişim Uzmanı ya da Koçu değilim. Ben sadece kendi başıma çıktığım bu yolculukta yaşadığım ve edindiğim tecrübelerden örnekler verebilirim. Okuduklarımdan tavsiyelerde bulunabilirim. Kendi deneyimlerimi paylaşabilirim.

Her şey paylaştıkça çoğalır.

Ben dünyayı düzeltmeye çalışmıyorum. Öncelikli sorumluluğum kendime benim, dünyaya değil. "Okuyup, öğrenip, dünyaya faydalı bir adam haline gelmek..." Bana göre değil pek. Benim tüm amacım kendimim. Tüm sorumluluğum kendime ait. Dünyayı düzeltmek güzel bir hedef olabilir ama uzun vadedeki hedefler kısa vadeli hedeflere ket vurabilir. Odak noktamı çok uzakta tutmamayı öğrendim. (Evrenden Torpilim Var - Aykut Oğut planlar bölümünde ayrıntılı olarak anlatılır) Bunu size bir örnekle açıklayabilirim:

Cambridge Üniversitesi'nden bir diploma kursuna devam ediyorum. İki sene sonra bitecek. Şimdi 2 sene sonra bir sınav var ve sınavı geçersem diplomayı almaya hak kazanacağım. Ama bu sınava gelinceye kadar önümde upuzun bir yolcukuk var bu yolculukta da adım adım bitirmem gereken şeyler - course work. Şimdi 3 Şubat'a yetiştirmem gereken bir döküman var ve 5 Şubat'da da aldığım master dersi için bitirmem gereken bir ödevim. Hangisine odaklanmalıyım? İki sene sonra gireceğim sınava mı? Yoksa hemen yakınımda duran ve yetiştirmem gereken diğer sorumluluklarıma mı?

Bence cevap gayet net ve açık :)

Demem o ki, uzun vadede dünya çok güzel bir yer haline gelebilir fakat önce ben kendi dünyamı yani kendimi güzelleştirmeliyim. Saçlarımı yaptırmalıyım, makyaj yapmalıyım, kendime güzel kıyafetler almalıyım, her gün duş yapmalıyım :) Tabiki bahsettiğim bu değil. Önce kendimi geliştirmeliyim, kendi hayatımı güzelleştirmeliyim, hayatımın güzel yanlarına odaklanıp aslında ne kadar güzel bir hayatım olduğunu görüp şükretmeliyim. Güne gülerek başlamak, etrafıma neşe kaynağı olmak, yardıma ihtiyacı olana yardım elini uzatmak, girdiğim derslerde sınıfımın aurasını hep pozitifte tutmak, evimde keyif almak, insanlarla iletişim kurmak, kısacası hayatı pozitifte tutmak ve tecrübe etmek. Zaten içinizde gerçekleşen her şey bir şekilde dışınıza yansıyor. Beden ruhun aynası adeta.

Ve ben...yaklaşık iki sene önce..boşanmış...kendini eve kapatmış..sabahları yataktan kendini zor atan... hayattan ümidi kalmamış...köpeği ile yürüyüşe çıktığı için kendi kendine lanet eden...artık ağlayamayacak derecede hisleri körelmiş...yemek pişirmek için mutfağa gitmek bir yana dursun, buzdolabını sadece diet cola ile dolduran...kimseyle görüşmek istemeyen...telefonlara cevap vermeyen..Kısacası kendini evine hapsetmiş ben...Harcadığı altı senesi için kendini affetmeyen ve cezalandıran ben..

Şimdi yatağımdan her sabah gülümseyerek uyanıyorum. Sabah güne başladığımda yeni bir güne başladığım için şükrediyorum. Köpeğimle keyifle yürüyorum. Eskiden tasmanın yerini bulamayan ben şimdi ona elbisesini giydiriyorum. Kedimin kumunu günlerce temizlemeyen ben düzenli olarak kedimin kumunu değiştiriyorum..Sınıfa keyifle giriyorum, öğrencilerimle keyifli vakit geçirmeye çalışıyorum..2 sene önce ödevlerini hep son dakikaya bırakan ben, şimdi verilir verilmez günlük beni sıkmayacak zaman aralıklarıyla çalışıyorum. Ve o zamanlar hiçbir şeye zaman yetmiyor diye hayıflanan ve dünya düzenine lanet okuyan ben şimdi her şeye ama her şeye vakit bulmanın keyfini sürüyorum.

Ara sıra kötü ve negatif düşüncelerin tuzağına düştüğüm olmadı mı? Olmuyor mu? Olmayacak mı? Hah! :) Ne soru ama?

Elbette oldu, oluyor ve olacak. Ama artık öğrendim. Ve öğrenmeye de devam ediyorum.

Okuyorum...